28 Mart 2012 Çarşamba

Hayal Ürünü Vol. 4

Sabah olmuştu. Güneş gizliyordu kendini benden. Doğsun istiyordum, göstersin kendini. İstediğinde gelmeyen, istemediğinde çoktan gelmiş olan sevgiliye benzetirdim onu. Saat beşi gösteriyordu. Günlerden pazardı. Normalde bu saatlerde derin uykumla baş başa olmam gerekirdi. Bedenim, kalbimle ve aklımla baş başa olmamı emredercesine uyandırmıştı beni sanki. Düşünmeliydim.

Yıllar sonra onu görecektim. Bir zamanlar adını bile duymak istemediğim kişiyi, şimdilerde delicesine görmek arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Çok zor bir karardı bu. Acılarımı, göz yaşlarımı sineye çekmek, benim için oldukça zordu. Yıllar, insanın düşüncelerini değiştiriyor, acılarını hafifletiyordu. Göz yaşlarını dindiriyor, bazı anlar unutturuyordu bile. Sadece bazı anlar. Yüzünü gördüğüm an, tüm göz yaşlarımı hatırlayacağımı biliyordum. Acılarımı, bitirdiğim antidepresan ilaçlarımı, her şeyi...

Güneş kendini göstermeye başladığında, hala yatakta oturuyordum. ''Neden bu kadar erken kalktın?'' dedi. Kocamdı. Evet, ben evliydim. Yanımda bir adam yatıyordu ve benim aklımdan onunla yatarken bile o geçmiyordu. Sadece, bir kaç yıl önce hayatıma giren adam vardı aklımda. Bir tümör gibiydi, kötü huylu bir tümör. Her gün büyüyordu. Her gün, onu daha çok düşünüyordum. Bu tümör, beynimin ameliyat için çok riskli bir bölgesinde gibiydi. Ya onunla ölecektim, ya da onu aklımdan çıkarmaya çalışırken. Her iki ihtimal de aynı yola çıkıyordu.

İki yıl önceydi. Şuan kocam olan o adamla tanışmıştım. İyi niyetli, beni seven ve fedakar bir adamdı. Bir şirkette iyi bir işi vardı. Durumu çok iyiydi, her ne kadar bunu çok önemsemesem de, dikkatimi çekmişti. Sevmiştim onu o yıllar. Sevdiğimi sanmıştım. Çok değil, evlendikten 4 ay sonra anladım aklımın ve kalbimin kocamdan çok uzaklarda olduğunu. Ve sevdiğimi sanmak için kendimi, beynimi şartladığımı. Beynimi şartlamam çok kolay olmuştu, fakat sıra kalbime geldiğinde bunu başaramamıştım. Başaramayacağımı anladığımda da çok geç olmuştu artık. Çünkü yanımda her gece, o adam yatıyordu. Kocamdı.

Aslında kocamı seviyordum. Fakat bu aşk değildi, kesinlikle değildi. İyi anlaşıyorduk, beni mutlu etmeyi her zaman başarmıştı. Sürpriz akşam yemeklerine bayılırdı. En sevdiği italyan restoranından yer ayırtıp, akşam yemeği için oraya gelmesini söylediğimde havalara uçardı. Çok büyük bir şey değildi belki. Mutlu olurdu, onu mutlu etmek kolay bir şeydi. Neticede, beni seviyordu. Bu yüzden kolaydı.

''Uyku tutmadı hayatım,kahvaltıyı hazırlayıp seni uyandırırım.'' dedim. Klişe yalanlardan biriydi bu : Uyku tutmadı hayatım. O an, daha fazla yaratıcı olamamıştım. Hiç bir zaman daha fazla yaratıcı olamamıştım ben. Kocama yalan söylemezdim, yalan söylemeyi sevmezdim. Onu sevdiğimi söylediğimde de yalan söylemiyordum, onu seviyordum.

Kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa gittim. Kahvaltılarımızın vazgeçilmezi mantarlı omleti yapacaktım bugün. Ama öncesinde, kahveleri hazırlamam gerekiyordu. Çay sevmiyorduk her ikimiz de. Kahve kahvaltı için daha iyi bir seçimdi. Kahveyi, filtre kahve makinasına koydum, daha sonra diğer yiyecekleri masaya özenle hazırladım. Kocamı uyandırmayacaktım, mantarlı omletin kokusuna uyanmayı her zaman severdi, kokusunu duydugunda gelip beni öpecekti, biliyordum.

Omlet hazırdı. Her zamanki gibi, şen şakrak haliyle kocaman bir günaydın öpücüğümü almıştım. Neşeli geçmeyen bir sabahımız dahi olmamıştı. Büyük bir şanstı, kocam büyük bir şanstı.

Suçlu hissediyordum kendimi. Normaldi, çünkü suçluydum. Böyle hissetmekten çok sıkılmıştım. Bu tümörü bugün aldıracaktım. Kalbimden, beynimden, ruhumdan..

Kocamı işe gitmek için evden çıktı ve hazırlanmaya başladım. Özenli değildim. Normalden daha az özenliydim bugün. Ve normalden çok daha fazla kararlı. Evden çıkmadan az önce, Köşedeki italyan restoranını arayıp her zamanki masamızı akşam için ayırttım.
 Bugün, tümörümden arınacaktım. Bugün, hayatımın dönüm noktası olacaktı. Çektiğim acıları, göz yaşlarını ve içtiğim antidepresanları geri verecektim ona. Kararlıydım.
Suçluluk duygusu, duyduğum aşktan daha ağır basıyordu. Herkes, hak etmeyeni seviyordu. Benim onu, kocamın da beni sevmesi gibi. Çok garipti. Bu gariplikten ve beni yiyerek bitiren iğrençlikten kurtulmanın tam zamanıydı.

Dün gece kararlaştırdığımız restorantta ve kararlaştırdığımız saatte orda olmak için yola çıktım. Çok uzak değildi, yarım saat mesafesi vardı ve çok geçmeden restoranın önündeydim. Arabadan inmeden önce içeriye baktım. Cam kenarında oturuyordu. Düşünüyor gibiydi. Daha fazla zaman kaybetmenin anlamsız olduğuna karar verdim ve arabadan indim. İçeriye girmek ve artık buna bir son vermek için restorana yöneldim.

Devamı, Hayal Ürünü Vol. 4.1'de.




Gözde/İçimden Gelen Her Şey

25 Mart 2012 Pazar

400 Metre Koşusu

Bu fotoğrafa ne zaman baksam, gülmekten ölüyorum. Şapşaall.


Bugünün anlam ve önemine göre, 'Dalgalandım da duruldum' parçasından, 'Koştum ardından yoruldum' sözlerini biricik ve başına buyruk köpeğim Cesur'a armağan ediyorum.

Cesur, Jack Russel Terrier cinsi bir köpek. Bilmeyenlere, Maske filmindeki 'Maylo' dersem hatırlayabılırler belkı.
Cesur da, tüm jack russel'lar gibi oldukça inatçı ve başına buyruk. Şöyle ki, dışarıda kesinlikle tasmasız gezdirilmemesi gerekiyor. Aksi takdirde benim gibi 400 metre koşusu yapmak zorunda kalınıyor. 
Cesur inat, bende de bir merak, bugün tasmasız çıkarttım dışarıya. 
Neyse, başta her şey normaldi. Çimenlerde hoplayıp zıplıyor, amaçsız oyunlar oynuyordu. daha sonra uzunca bir yol yürüdük, -nereye gitsem onu da götürüyorum bu arada- kuaföre gittik. (Kuaföre gidene kadar aramızda 20 metre mesafe ile yürüdük, ne inat, gel diyorum gelmiyor arkadaş!) Kuaförün maskotu oldu hanımefendi. İŞTE! Buraya kadar her şey oldukça normaldi... Gel gelelim, siteye girdik, ben cesurdan tasmasını çıkarttım..ÇAT!
Sen misin çıkaran? Koşuyor, koşuyor, koşuyor.. Ben peşinden tabi, ona yetişebilmek için atlet olmam gerekiyormuş, bugün bunu anlamış oldum. Oturduğum apartmanın olduğu sitede 5-6 tur atmış olabiliriz. Belki de 7, bilemiyorum o kadarını ama spor yapmaya yapmaya nasıl hamlamışım ben öyle, nefes nefese kaldım, kalp krizinden gidecektim genç yaşımda.
Bir de, benim peşinden koştugumu görünce daha da hızlanıyor, oyun sanıyor şapşaaal.
Sonuç olarak, bitap bir vaziyette en sonunda onu yakaladım ve tasmasını taktıgım gibi, doğru eve !

Ayrıca, Allah aşkına küçük cins diye Jack Russel'ları küçümsemeyin! Her küçük cins boşuna yaşamıyor bu dünyada. Sinir oluyorum tam anlamıyla. Kimse Jack Russel'ların av köpeği oldugunu bilmeden kendi köpeklerine benzetiyor. Bunu da not olarak eklemeliyim, içimde kalmasın.

Son söz: Ben bir hayvan sever değilim, köpek severim.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey

21 Mart 2012 Çarşamba

Stefan Zweig- Satranç

Raslantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr.B.nin öyküsüdür görünüşte Satranç. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında.(Kaynak:Arka Kapak)

Bir gece. Sıradan bir geceydi. Yine salonun televizyona bakan üçlü koltuğunda uzandığım, bir elimde kahvem ve yanında en sevdiğim, çikolata kaplı bisküvilerimin bana eşlik ettiği bir geceydi. Ve aynı sıradanlıkla Okan'ı izliyordum.

Birden Okan, bu kitaptan söz etti. Bir yolcu vapurunda geçen çok güzel bir öykü oldugunu söyledi ve etkilendiğini de ekledi. Merak ettim, nasıl bir kitaptı? Okan sevdiğine göre gerçekten güzel bir kitap olmalıydı.

Çok değil, bir hafta sonra, kitabı satın aldım. Açıkçası bu kadar ince bir kitapla karşılaşacağımı bilmiyordum. Ve fiyatının bu kadar düşük olacağını da. Kitap 71 sayfa ve 7,5 TL. Şok etkisi kısacası.
Size de olur mu bilmem ama, bazen, kitabı okurken aklım başka yere gider, kendimi başka bir şey düşünürken bulurum. O sırada 1-2 paragraf okumuş olurum. Ve, o paragrafı tekrar okumadan geçtiğimde kitabın konusunu  kaçırmamış olurum, yani olayları da kaçırmamış olurum. Laf olsun torba dolsun diye yazılmış paragraflardır onlar.
İşte bu kitabın bir özelliği, okudugunuz her paragraf ayrı bir önemde. Bir cümle atlarsanız, bir sonraki sayfada ne oldugunu anlamayabilirsiniz. ''Ne alaka şimdi? Bu olay nerden çıktı?'' Diye sorular sorabilirsiniz. İşte  bu sorular ortraya çıktıgında, 1-2 sayfa geriden tekrar okumanız gerekiyor demektir.

Bu 71 sayfalık bir uzun öykü değil bence. Bu, benim tabirimle konsantre roman. 300 sayfalık bir roman okumuş gibi hissediyorsunuz kitabın son sayfalarına geldiğinizde. Hiçbir cümle boşuna kurulmamış.

Kısacası, şiddetle tavsiye ettiğim, harika bir konsantre roman.

Dipnot: Stefan Zweig'ın Yolculuklar Üzerine adlı kitabında sıra. Bittikten hemen sonra görüşlerimi paylaşacağım.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey


20 Mart 2012 Salı

Kaptan, Müsait Bir Yerde.

Teyze yaklaşıyor, canını seven uyuyor numarası yapsın !!

Haftanın iki günü, Beyazıt-Büyükçekmece yol gidip geldiğim için, bu tür vakalarla çok karşılasıyorum. ''Haftanın iki günü mü? Azmış'' dediğinizi de duyar gibiyim. Fakat öyle küçümsemek olmaz. Gidip gelene kadar İstanbul'daki bütün toplu taşıma araçlarını kullanıyorum ben sizin haberiniz varmı ? Yooook tabii hemen yargısız infaz. I ıh neyse, diğer paragrafa geçiyorum.

Neyse konumuza dönecek olursak, uzun yol gidiyorsam, örneğin, Yenibosna'dan Büyükçekmece'ye gidiyorsam-ki bu yol 1,5 saat sürüyor, yer vermem için ancak ve ancak teyzenın kalp krizi geçirmesi gerekir.Aksi takdirde kıçımı yerinden oynatmam. Ya da çok tonton bir teyze olmalı, kimsenin ona yer vermeyeceğini anlamalıyım falan filan. Yer vermem için bile kriterlere uyulması gerekiyor resmen. Bir tuhafım ben.

Ben uyuyor taklidi yapmıyorum, çünkü genelde fosur fosur uyuyorum. Bir gün soyup soğana çeviricekler kesin.
Çantamı ve telefonumu garantiye aldıktan sonra, bir uyuyorum ki, rüya bile görüyorum. Bazen sıçradığım da olur. Bu esnada, yani ben uyurken, kim bilir kaç teyze yanımdan pis pis bakarak geçiyor, ''Numaracı pislik!'' diye içinden geçiriyor, ya da küfrediyor.

Fakat üzüldüğüm bir nokta, o kadar yol gidip geliyorum, hiç macera yaşamıyorum, yaşayamıyorum ben arkadaş! Arada komik olaylar olmuyor değil ama, arkadaşlarımın anlattıklarına bir de kendi otobüs yolculuklarıma bakıyorum. Benimkinin %80'i uyuyarak geçmiş. Yol yoruyor yol. Hele o trafik yokmuuu, neyse bu konuya girersem hiç çıkamam. Huyum kurusun, konudan konuya atlamaktan hiç bıkmıyorum.

Bir maceramı anlatmak istiyorum.
Bir gün yine otobüste uyuyorum,-Sabah erken kalmıştım ve gece 11 gibi dönüyordum, Büyükçekmece'de inmem gerekirken, uyuyakaldım ve kumburgaz'da uyandım. Aniden, ''İnmem lazım, geçmişiz!'' dedim. Kendimi otobüsten dışarı attım. Ve saat 11den sonra otobüs yok! Yarım saat otobüs bekledim, jeton ondan sonra düştü. EE ne yapıcam, cebimde para da yok, atlayıp taksiye eve gideyim, Gizem'lere gidecektim ki, imdadıma yetişen bir kumburgaz otobüsü oldu, son otobüsü yakaladım ve eve gittim.

NE MACERA AMA! En fazla bu işte benim maceram.Sizlerde neler var?

Gözde /İçimden Gelen Her Şey

18 Mart 2012 Pazar

Tekbaşınalık


Bu, Benim. Ne fazlası, ne eksiği var. Tek ama huzurlu. Bazı zamanlar, tekbaşınalığımı bozabilir, rafa kaldırabılırım. Ama çok uzun sürmemeli. Sadece, bir süre için. Sonra dönerim tekbaşınalığıma, dönmem gerekir. Ben oraya aitim çünkü. Başka bir açıklaması olamaz. Başka bir gezegen gibi, bir sonsuzluk gibi tekbaşınalık.

Yalnızlık mı? Hayır. Kesinlikle hayır. Tekbaşınalığın bununla hiçbir ilgisi yok. Kirletmeyin onu. Yalnızlık kötümser, karamsar, hüzünlü. Tekbaşınalık farklı,çok farklı. O mutluluk demek, coşku demek, dans demek. Sadece, anlamak gerek. Huzurlu olusunun farkına varmak gerek.
Tekbaşınalığını sevmek, ona ihtiyaç duymak ve bunun, tekbaşınalığın ne demek oldugunu bilmek, bir ayrıcalıktır bence.

Beni anlamadığınıza nasıl da eminim, boşverin. Kolay değil, olmayacak da. Bu kadar yeter.

4 Mart 2012 Pazar

Hello Spring!


Sonunda Mart ayına girdik, fakat her zamanki gibi bahara girdiğimizi hissedemiyoruz. Bu senen, geçen seneden daha beter bir şekilde. Mart ayında kar yağdığını da gördük ya, hiç bir şey şaşırtamaz artık.

İlkbahar demek, serin rüzgar demek.Tepede güneş demek. Bazen yağmur demek. Yani ilkbahar demek, biraz yaz, biraz sonbahar demek.
Sabah uyanırsınız, Güneşe açarsınız gözünüzü,ki ben güneşe uyanmayı çok severim.Camı açarsınız,serin bir rüzgar eser yüzünüze. Fakat çok açık tutamazsınız camı, zira ürperir içiniz. Bunu da severim. Sıcakta üşümek ayrı bir keyif -dengesizlik .

Dışarı çıkarken üstünüze sadece tişört giyerseniz üşürsünüz, kazak giyerseniz terlersiniz.Bu yüzden tişört ve hırka giyersiniz. Her iki durumdada bir kurtarıcınız olur demektir bu.
Sandalet için erken, bot için geç bir mevsimdir bu. Güzelliği, spor ayakkabılarımızı rahatça giyebilmemiz sanırım.
Ne yaz kadar bunaltıcı,ne kış kadar dondururcu, ne sonbahar kadar ıslak. Biraz güneş, biraz rüzgar, arada yağmur. Keşke hep ilkbahar olsa dedirtircesine, harmanlanmış bir mevsim.

Gezmek için ideal bir mevsim bence. Üşürsen hırkanı giyersin ne olacak. Kuşlar cıvıl cıvıl. Yağmur çamur yok.- Yağmur bazen var ama en azından çamur yok!. Hava geç kararmaya çoktan başladı bile.  Şimdi düşündüm de,bir an önce gelsin şu ilkbahar!

Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.
Çok doğru. Mart ayı, kış kalıntılarından kurtulma mevsimi olduğu için, hiç sevmem bu ayı. Mart ayı benim için bekleyiş demek, Nisan ayını bekleyiş.Bir katlanış. Ne yazık ki, Mart ayı en az kış kadar dengesiz.- Şimdiki kış.
Mont giymeyi seven varsa, evet güzel. Fakat ben sevmiyorum arkadaş! Bu yüzden de mart ayını sevmiyorum. Nokta.


Gözde /İçimden Gelen Her Şey

1 Mart 2012 Perşembe

Mim?

Beni ilk mimleyen güven oldu. Teşekkür mü etmeliyim bilemedim ama sanırım bu mim işi yorucu. Neyse sorulara geçiyorum.

1-Hayatınız filme çekilse adı ne olurdu ve soundtrackinde hangi şarkılar yer alırdı?
- Hayatım bir film olsa adı, 'Hayatım bir film olsa' olurdu.

Soundrackinde hangi şarklıların olacağı, hayatımın hangı bolumune dikkat çkildiğine bağlı. Ama şimdilik birkaç şarkı vermem gerekirse, Olmazsa olmaz diyeceğim Pavane ve Moonlight sonata olur. Dans edip şarkı söyleyebileceğim bir bölüm varsa, Beyonce-End of time şart olur. 


2-Bir şeyleri değiştirme gücünüz olsa, neyi ya da neleri değiştirirdiniz?
- Doğdugum ülkeyi, 7-8 kişi hariç çevremi,aldığım yanlış kararları, paranın eşit dağılmasını sağlardım.

3-Sizi en çok etkileyen sinema sahnesi ya da sahneleri?
- Issız Adam'da kız ile adamın sarıldığı, filmin son sahnesi.
- 1900 .efsanesi filminde başroldeki adamın düello sahnesi.
Deliler gibi etkilendiğim bir film olmadı bu zamana kadar, sadece iyi buldugum sahneler bunlar.

4-Yaşadığın şehir bir günlüğüne sana tahsis edilmiş, senden başka hiç kimse yok. Ne yaparsın?
- Boğaz köprüsüne masa kurardım. Manzara eşliğinde şarap içerdim. 
- Sokak köpeklerini barınaklara yerleştirir, köpek maması, su gibi şeyler bırakırdım.
- Nasıl olsa şehir bana tahsis edilmiş, o zaman herşey bedava demektir. Bu yüzden almak isteyip de alamadığım her şeyi satın alırdım.

 Ayrıca, yaşadığım şehrin sadece ama sadece 1 günlüğüne bana tahsis edilmesindense, hiç tahsis edilmemesini tercih ederim. Çünkü 1 günde hiçbir bok yiyemem. En az 1 hafta isterim. Olmuşken tam olsun.


5-Şu sıralar ilgiyle takip ettiğin diziler?
-Şu sıralar ilgiyle takip ettiğim tek dizi Yalan Dünya. Diğer dizilere de denk gelirsem zaman geçsin diye bakıyorum.

 Mim için Güven'e teşekkürler.

Gözde/ İçimden Gelen Her Şey


Kartalkaya'yı Ateşleyenler

Hayalin bir dağın tepesine karlarla kaplı olsa da ateşle iz bırakmak kadar zor bir şey olsa bile peşini bırakma. Önce hayal eder, sonra o hayale inanırsın; nasıl yapabileceğini tasarlar ve denersin, yılmadan. Yeterince denersen, neden olmasın?

Onlar tam da bunu yaptı. Karlarla kaplı Kartalkaya’nın zirvesine ateşle iz bırakabileceklerine inandılar. Burn, sadece ihtiyaç duydukları cesaret ve enerji desteğini sağlayarak bir hayali ateşledi. Onlar da tutkularının peşinde yola çıktılar. Boardlarını hazırladılar, pompalarla modifiye ettiler, rampalarını kurdular ve kaydılar. Olmadı, baştan aldılar, onları amaçlarına ulaştıracak şartları gerçekleştirmeyi başarana kadar, tekrar tekrar.

Ve 3. gün de bitip gece yarısı olduğunda Kartalkaya’da istedikleri ateşi yakmayı başardılar. Çektikleri videoyla da ‘İçindeki kıvılcım nasıl kocaman bir ateşe dönüşür’ü hepimize gösterdiler. Tutku ve cesaretle yanmayacak ateş yoktu, inandık. Burn, gençleri tutkularından başka bir şeye kulak asmadan, istediklerini alana kadar denemeye, vazgeçmeden denemeye çağırıyor. Tutkuları cesaretle besleyen kocaman bir ateş yakmak için Burn gençleri ateşlemeye devam edecek.

İçindeki kıvılcımı farket ve büyüt. Burn ateşler.

http://www.facebook.com/BurnTurkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.
Bu gadget'ta bir hata oluştu

İzleyiciler