26 Kasım 2012 Pazartesi

NASA - A Human Adventure Sergisi

Biletlerimiz ne kadan hoş ! 

Merhaba !

Bugun yine uzunca bır metrobus yolculugu tamamladıktan sonra A Human Adventure'a gitmek üzere Marmara Foruma gittik. Uzun zamandır merak ediyordum. Bingo !

Öncelikle söylemeliyim ki, sesli anlatımı kiralamadan sergiye girmenizi tavsiye etmem. Biz denedik, olmuyor. Geri dönüp sesli anlatım kiraladık. Ipodlardan dinlediğiniz sesli anlarımın kiralama ücreti kişi başı 5 TL.

Sergi bileti Öğrenci: 20TL   Tam: 25 TL

Sergi 6 bölümden oluşuyor. Gerçekten kaliteli olarak hazırlanmış ve her şeye özenilmiş.Uzaya ilk yolculuktan günümüze, uzayda kullanılan parçalardan ılk astronot kıyafetlerıne kadar her tür parça sergileniyor. Aynı zamanda gerçek boyutlu maket uzay aracı, uzayda astronotların nasıl yemek yedıkleri, ilk zamanlardan günümüze kadar olan gelişimler sergilenmiş.

İlk 2 bölüm son bölümlere oranla zayıf olsa da, insanı şaşırtması açısından çok iyi denilebilir. Zayıftan mükemmele uzanan bir sergi görüşümce.

Serginin bölüm geçişleri tek bir yönde olmadıgından, her bölümü bitirdiğinizde 'Bitti mi ? Bu kadar mıydı? ' gibi soruları kendınıze sormanıza sebep oluyor. Bitmediğini anladıgınızda seviniyorsunuz.

Aynı zamanda uzaya yapılan başarısız başarılı yolculuklar, astronotların uzayda ne kadar zorluklar atlatarak Dünyaya sağ dönme hikayeleri, daha bir çok bilgi veriliyor.

Uzayla ilgili her tür bilgiyi edinebileceğiniz, harika kapsamlı bir sergi. Şiddetle tavsiye ediyorum. Bitmeden koşun, gidin, görün derim.

Serginin sonunda sizi bir uçuş simulatörü bekliyor olacak. Denemeniz tavsiye edilir. Biniş ücreti 10 TL. Uzaya giden astronotların çıkarken neler yaşadıklarını az da olsa yansıtmaya çalışıyor. Güzel bir deneyim oldugunu söyleyebilirim fakat mide bulantısına sebep oluyor, baştan uyarmakta fayda var. Deli danalar gibi döndürüyor, sallıyor. Yavaş inmenizde fayda var, yalpalatıyor. 2 dk süren bir simulasyon olmasına rağmen bu etkileri bırakması ilginç. Astronotlar ne hale geliyor düşünemiyorum bile!

Geri kalanlar için sergiye gitmenizde fayda var.

Bu çok istediğim bir sergi oldugu gibi, onunla bir ilkti. Bunu da eklemeden geçemiciimmm . :)


Gözde / İçimden Gelen Her Şey



25 Kasım 2012 Pazar

# Tiyatroya Gittim



Merhaba !

Uzun bir aradan sonra yapmadıgım bir aktivite gerçekleştirdim ve tiyatroya gittim. Belki şaşırtıcı ama hayatımda ilk kez gittiğimi söyleyebiliriz. En son 5 yaşında gittiğimi saymazsak, gerçekten ilk kez. En azından bilincim yerindeyken ilk kez.

Oyunun adı fotoğrafta da gördüğünüz üzere 'Zorla Evlenme'. Oyun Sganarelle adında yaşlı bir kralın genç ve güzel Dorimene ile olan evlenme kararı, şüphelerı ve ardından bu evlenme durumundan kurtulma çabalarını anlatıyor. Oyun komedi, fakat gülmekten yerlere yatırdıgını söyleyemem. Güldüm mü? Evet güldüm fakat daha iyi komediler olduguna da emınım.

Oyun Taksim, Maya Sahnesindeydi. 18 Kasım Pazar günü, saat 18:00'da. Ertesi gün sabahın köründe sınavımın olması, bu ilki gerçekleştirmeme mani olmadı.
Bu ilki yapmama vesile olan aslında kuzişlerim Bensu ve Berkerdi. Onlar gitmese benim tiyatroya gitmem herhalde yine onumuzdeki birkaç yıl içinde ancak gerçekleştirebileceğim bir aktivite olurdu. Çünkü Tüyaptan Taksime gitmenın ne zor şey oldugunu bilenler vardır aranızda herhalde !

Listemdeki diğer yapmadıgım tüm aktiviteleri bir an önce yapmam dileğiyle !


Gözde /İçimden Gelen Her Şey


1 Kasım 2012 Perşembe

Fala inanma, falsız kal.

Merhaba sevgili okuyucu,

Bu yazı, faldan soguman için ozel olarak hazırlandı.

Ah biz Türkler! Ah biz nasıl fal severiz ama nasıl !
Milletimize özgü Türk kahvesi oldugu sürece falseverliğimiz devam edecek bu bir gerçek. Türk kahvesine aşık bir insan oldugum halde bir gün gelsin ve Türk kahvesi hangi kahve çekirdeğinden yapılıyorsa o çekirdeğin soyu tükensin, yetiştirilemesin, her neyse işte!!

Yahu nedir bu fala inanma olayınız? O fallar yalan kardeş inanmayın. Tamam bazısı gerçekten bilebilir, ama şunu bilin ki geçmişinizi bilse de geleceği asla bilememez. Onu sallıyordur büyük ihtimalle. Çünkü gelecek göreceli bir kavram. Her hareketinizde gelecek değişiyor, sizin seçimleriniz değiştikçe gelecek de değişiyor. Ama insanlar bunu düşünemiyor.

Size der ki, filancayla kavga edeceksin ve görüşmeyeceksin. Filancayla kavga edersin belki ama alttan alırsan gayette aran bozulmaz, görüşmeye devam da edersin, falcı ne olur ? Göt olur.

Falcı demiş ki, sen üniversiteyi kazanamayacakmışmışmışsın. Hadi be! VALLAHA mı ? Çok sağol canım. Yürü git lan. Ne uyduruyorsun. Bir kere sen götü sıksan gayette kazanırsın o okulu. Çalışmıyorsan kazanamazsın bu kadar basit !

Ya da evlenince 3 çocugun olacakmış. İşte sana bunu söyler, sen de gider inat edersin evleneceğin varsa bile evlenmezsin. Ne olur sonra? Gelecek değişmiş olur. Falcı da göt olur.

Kısacası, adam fal bakar, söyler. Bunların olup olmaması sızın elınızdedir. Kaderi insan kendı çizer bebişlerim.

Sormayın, çok kızıyorum şu fal olaylarına. Bundan 2 sene öncesine kadar ben de inanırdım. Fakat göya kahve falı bakabılen falcı kılıklı biri piskolojımı bozunca nefret ettim. Tam anlamıyla nefret hemde !

Daha buraya yazmak ıstedıgım o kadar şey var ki, yazdım sayın. Özel hayatımı dökemeyeceğim.

Siz siz olun, fal baktırmayın. Gereksiz. Bu hayatta ne yaşayacaksan kendı ıstek ve tercıhlerınle yaşamalısın. İyi yada kötü, her şey bizler için var.En azından kendı tercıhın. Yaşadım, mutlu oldum ya da üzüldüm, bu benım tercihimdi diyebilmeli insan.

Fala inanma, fal da baktırma. Falsız kal.

Öpüyorum.


Gözde / İçimden Gelen Her Şey

31 Ekim 2012 Çarşamba

Okul mu ? O da ne?

Selam !

Bugün buraya içimi dökmek için yazıyorum. Tanrııımm okula gitmek artık tam bır facia !

Uzuuun bir aradan sonra okula gitmenin zorlugu gerçekten paha biçilemez.Üstelik yolunuz evden okula kadar toplam 2 saat sürüyorsa tadından yenmez bir hal alıyor. Otobüse bin, metrobuse bin, tramvaya bin. Yürüü yürüü !!!

Yazın tempolu ve oldukça yorucu bir çalışmadan sonra yine neredeyse aynı tempoyla okula gitmek düşüncesi  bile insanı çıldırtmaya yetiyor. Neredeyse değil, aynı tempoyla. 5 gün okul mu olur arkadaş ! Böyle ızdırap görülmedi! Üniversiteye mi gidiyorum liseyemi anlamadım gerçekten. Geçen sene 2 gün olusunun acısını bu sene 5 günle çıkartıyorlar sanırım.

Neredeyse vizeler gelecek, geldi gelecek, 1 sayfa notum yok, onu da geçtim, okula gittiğim gün sayısı bir elin parmakları kadardır. Acilen çeki düzen verilmesi gereken bir durumdayım. Silkelen Gözde !

Okulun 5 gün olması da bir bahane değil aslında okula gitmemem için. Geçen sene 2 gün olmasına rağmen 5 gün yatıyordum, okula gitmem gereken o 2 günü de kendime tatil ediyordum. Neymiş, okula gitmem gereken günde gitmeyince daha tatlı oluyormuş. Hadi oradan !

Geçen sene, tam teşekkürlü hazırlanıp tam kapıya gidip evden çıkacakken vazgeçtiğimi, gidip simit pogaca alıp kendıme kahvaltı hazırladığımı, çay- kahve keyfi yaptıgımı da hatırlıyorum. Buna rağmen tüm derslerden geçtim. 1 ders hariç ki bu dersin sınavını arkadaşım Doğuş -kulakları çınlasın- sayesinde kaçırdığımı bilmenizi isterim.

Sözün kısası, benim uyumam gerek, yarın okul var ve yine şehir değiştirerek okula gideceğim.

İyi geceler millet !


Gözde / İçimden Gelen Her Şey

25 Ekim 2012 Perşembe

Mutlu bayramlar !

Merhaba !


Kimileriniz daha küçüksünüz, bayram harçlıkları ıcın yanıp tutuşan bir haliniz var. Kimileriniz zorla bayramlaşmaya akrabalarınıza gidiyorsunuz. Kimileriniz belki de seviyor bayram gezmelerini. Bayramda ikram edilen baklavaları yemeyi. Tutulan kolanyayı geri çevireniniz, çevirmeyeniniz.. Belki de kolanyayı siz tutuyorsunuzdur misafirlerin ellerine. Kim bilir.

Kimileriniz de yalnızlıgı seviyor, bayramda yalnız kalmayı tercih ediyor ya da yalnız geçirmek zorunda kalıyor ama bu durumdan oldukça memnun.

İsteyene her gün bayram aslında. Birilerini arayıp hal hatır sormak için ya da büyüklerin ellerini öpmek için bayramlar beklenmemeli. Bu sebeple bayram günlerini diğer günlerden ayıran hiç bir özelliğinin olmadıgını düşünüyorum. Bayramları önemsemiyorum.

İstediğimi ararııım istediğimi aramam, bayramda neden aramadın diye hesap soranları da itici bulurum.

Herkese mutlu , türk kahvesi tadında bayramlar.


Gözde /İçimden Gelen Her Şey



19 Mayıs 2012 Cumartesi

İlk İşin, İlk İş Günü

Merhaba!


Bugünlerde blogumu günlükvari bir şekilde kullanmaya karar  verdim. Bugün size ilk iş günümden bahsedeceğim.

O gün, yanı perşembe günü ilk iş günümdü. Sabah karga bokunu yemeden uyandığım bir saatte, sersemlik ve topuklu ayakkabılarımı çantama mı koysam yoksa giyip mi gitsem düşünceleriyle beraber hazırlanmaya başladım. Yaklaşık 40 dakikada hazırdım.
Uzun zamandır, yaklaşık 2 senedir çalışmadığım için ve patates olmanın rahatlığını üstümden atamadığımdan ''Neden çalışıyorum ki yaa?'' ve '' Neyse kızım biraz çalış götünü yayarak ömür geçmez'' gibi sorular aklıma gelmedi değil. Beş günümü evde, herzamanki üçlü koltugumda yayılarak geçirmenin boşluğunu iş ile doldurmam mantıklı bir karardı aslında. Fakat yine de vazgeçmesi zor bir eylem. İki gün okula gitmemi, daha doğrusu çoğu zaman gitmememi de göz önüne alırsak, bu fırsatı değerlendirmem, ileriki zamanlarda bana olumlu yansıyacağını da aklıma getirdi. Tüm bunlardan sonra, işimi sevdiğimi ve zamanla bu tempoya alışacağımı biliyordum. Başlamanın tam zamanıydı.

Şehir değiştirmek üzere otobüse bindim ve avcılardan metrobüs aktarmasıyla cevizlibağ'a oradan da tramvay ile sirkeci'ye gittim. Otele yaklaştıkça kalbim herzamanki temposunu hızlandırdı ve ağzımdan her an çıkabilir gibi hissettim. Aslında ilk kez o otelde çalışmıyordum. Daha önce stajımı da o otelde yapmıştım. Kadronun  değişmesiydi beni en çok endişelendiren. Çünkü yenilikleri sevsem de, yeni insanlarla tanışmak, tanımadığım birini tanımaya çalışmak beni her zaman endişelendirirdi. Güven duygusu benim için önemli oldugu için, tanımadıgım bir kişiye güvenememem buna sebep oluyordu.

Otelin personel girişinden girmemle birlikte insan kaynaklarına gittim ve daha sonra yanıma aldığım pantolonum ve topuklu ayakkabılarımı giyerek ofise çıktım.
Ofiste M. vardı. O da benim gibi yeniydi, sadece 3 gün önce işe başlamıştı. Fakat oldukça alışmış gibi gözüküyordu. Bana kitlerin yerini gösterdi ve alışmamı hızlandırmak için oldukça sıcakkanlı bir tavırla yaklaştı. İyi birine benziyordu. Kısa, çenesinden 3-4 santim uzun karamel rengine dönük saçları vardı. Oldukça ince yapıda bir kızdı. Bana Sevcan ablamı hatırlattı. Sevcan ablam, daha önce o otelde staj yaparken yanından ayrılmadığım ve birlikte rezervasyonlara baktıgımız, bana ilk Fidelio'yu öğreten kişiydi.

İlk gün oldugu için diye düşünüyorum, çok gergin, stresli hissediyordum. Hava almaya çıktıgımda ''Acaba çıkıp gitsem mi ?'' diye düşünmedim değil. Çıkmazda gibiydim, daralmıştım. Fidelio'da rezervasyon girmeyi de unutmuş olmam benı daha çok geriyordu. Çünkü 2 sene önce yalayıp yutmuştum, öyle ki oteldeki hiç kimse benim stajer oldugumu bilmiyordu. Öğrenenler de şaşırıp kalıyordu. Sağ olsun S. , bana unuttuklarımı teker teker amlattı ve ben de not aldum.
Saat 15:00 sularında stresim oldukça azalmıştı. Ortama uyum sağlamaya başlamıştım ve daha az hava almaya çıkıyordum. Sadece üzerimde aşırı bir ağırlık ve bununla birlikte bir yorgunluk vardı. Ağırlığın sebebini çözemesemde, yorgunluğun sebebi kesinlikle bir önceki gün eskişehir'den dönmüş olmam ve ertesi gün yani 17 Mayısta erkenden kalkıp işe gitmemdi.

O gün, 18:30da işten çıkmam gerekirken 19:30da çıktım. Bunun sebebi rezervasyondaki yogunluk ve benım unuttuklarımı hatırlama aşamasında olmamdı. Eğer sistemi unutmamış olsaydım 1 saat mesai yapmamıza gerek kalmayabilirdi.

Saat 21:30 sularında eve vardıgımda bitmiştim artık. Gökçe ile bir kahve içtik ve daha sonrasında yatağıma yöneldim, ertesi gün çalar saati duymayı dileyerek.

Gözde /İçimden Gelen Her Şey

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Şans Bana Göz Kırptı!

Merhaba!

Yeni haberlerle karşınızdayım. Yarın itibariyle yeni işime başlıyorum. Son zamanlarda yaşadığım en büyük şans bu. Gerçekten boktan günlerimin arasına şıp diye girdi ve hayatımı düzene soktu. Sanırım çalışırsam daha düzenli bir hayatım olacak. Yat-kalk monotonluğundan oldukça sıkılmıştım zaten. Hayat geçmez böyle arkadaş!

Bir salı günüydü. Telefonum çaldı, bilmediğim bir numara arıyordu. Evim Şahane beni arıyor diye düşündüm ve telefonu açtım.- Evet, evim şahaneye başvurdum!
Arayan işe başladığım otelin genel müdür yardımcısıydı. Çarşamba günü iş görüşmesine gelebilip gelemeyeceğimi sordu, tabi ki ben de gelebileceğimi söyledim.
Son iş görüşmelerim boktan geçtiği için çok umudum yoktu aslında. Bilirsiniz, siz insan kaynakları ne der! ''Biz sizi ararız.'' Bu cümleyi duydugumda her ne kadar ''Oldu görürsem söylerim'' veya ''OK KİB BYE'' gibi malca cümleler söylemek istesemde kendimi tutuyorum ve oradan hızlıca uzaklaşıyorum.
İş bulmak gerçekten zormuş. Hele ilk işse, yanı gerçek anlamda ilk işse daha da zor. Çünkü kimse şans tanımıyor. Yahu içimde turizm ateşiyle yanıp tutuşan ve sadece bir şans isteyen biri var ! Bunu görmek bu kadar zor olmamalı!
Sonuç olarak, şahane bir iş görüşmesiydi. Daha önce stajımı o otelde yapmanın verdiği avantaj sayesınde daha da hızlı sonuçlandı. Bu da, otelin gerçekten değişmesinden kaynaklanıyor-kadronun değişmesinden. Çünkü daha önce de gitmiştim ve saatlerce bekletilip, üstelik görüşme bile yapamadan geri dönmüştüm.

İş görüşmesinin ardından tabıkı yenı pantolonlar, ceketler, topuklular almam gerekti. Malum, ne zamandır çalışmadıgımdan hepsi fosil olmuştu.

Şimdilik haberler bu kadar. İş maceralarımı da yazacağım, öpüyorum.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey


3 Mayıs 2012 Perşembe

Bahar geldi, Babetler dışarı!

Merhaba! 

Bahar geldi, yaz da kapıda. Babetler kutularından çıkarıldı dolayısıyla. Hiç babeti  olmayanlar babet almaya başladı, olanlar dahasını istedi.
Babet giymeyi geçen yaza kadar sevmezdim. Fakat bu bahar öyle babetler görüyorum ki, en yakın zamanda koleksiyon yapacak kadar alacağım her halde.
İnternette Trendyol,Shoe Tek Fiyat gibi bazı giyim sitelerini takip ediyorum. Gerçekten çok uygunlar. Fakat Trendyol'dan alışveriş yapabilmek ve beğendiğini alabilmek için gerçekten çok hızlı davranmak gerekiyor. Bir ayakkabıyı beğeniyorsunuz ve bir bakıyorsunuz, ''Tükendi'' yazıyor. Ya da numarası yok. Bu yüzden maillerle içli dışlı olmakta ve mail gelir gelmez sitenin içine düşmekte fayda var.
Shoe tek fiyatda öyle bir sorun yok. Fiyatlar gerçekten ''Tek fiyat''. Topuklu ayakkabıların çoğu 53 TL. Babetler 35-40 TL arasında değişiyor. Tükenme gibi bir durum yok. İstediğiniz zaman, istediğiniz sayıda alabılıyorsunuz.

Ben de bugün bakındığım ve hoşuma giden bazı babetleri paylaşmak istedim.

35TL
           
35TL

50TL

35TL
Bunlar Bambi'dendi. Gerçekten çok hoş değiller mi ? Fiyatları da çok cep yakmıyor.

35TL
Bu da Shoe Tek Fiyattan. Değişik bir model, denemeye değer bence. Ayrıca, internetten bakıp, mağazasında deneyerek de satın alabilirsiniz. Bağdat Caddesi, Etiler, Merter;Yeşilköy,Nişantaşı gibi semtlerde mağazaları var. 

Gözde/İçimden Gelen Her Şey

28 Nisan 2012 Cumartesi

İyi ki doğdun Gökçe !

Merhaba!

Bugün yan komşum , aynı zamanda çok sevdiğim arkadaşım olan Gökçe'nin doğum günü.

Bu akşam planlarda bir değişiklik olmazsa, kafaları çekeceğiz. Uzun zamandır içki içmiyordum, bu iyi olacak gibi. Doğum gününü en içkili şekilde değerlendireceğiz.

Dün gece saat 00:10 iken, Gökçe'ye bir mektup yazdım, kat kat kağıtlara sardım ve odasının camındaki mermere koydum. Nasıl oldu, tabıkı de çok zor oldu ! 9. kattayız, boyum kısa, mektubu koyamıyorum arkadaş ! Ben de aldım maşayı, hoop mermere bıraktım. O kadar heyecan yaptım ki ve o kadar dizlerim titriyordu ki, aşağı uçacaktım.

Daha sonra, kapı çalıyor. OHA! Gökçe geldi lan ev bok gibi ne yapacağım ! korkusuyla birlikte kapıyı açtım ve ''Ev müsait dimi?'' dedi. Ben de her zaman açık sözlü oldugumdan, ''Evi bok götürüyor ama gir istersen kasjdl '' dedim. Aramızda pisliğin lafı olmaz herhalde :D

Bugün bize geleceği için haftalardır yapmadıgım temizliği bugun yapmam gerekiyor ve ben oturmuş blog yazıyorum. Sorun değil, hallederiz.

Son olarak, iyi ki doğdun iyi ki varsın. Zor günler olur, kısa sürerler ve çok uzun geçerler. Aynı zamanda çok zor. Güç, sensin. Güç, sen olmalısın çünkü sen bir avukat olacaksın. Güç, senin adın olmalı.

Tamam hadi fazla şımarma canım. ( :D )

Son olarak, bebek sevgini kırmak adına şu resmi paylaşmayı da görev bilirim.



Gözde/İçimden Gelen Her Şey

15 Nisan 2012 Pazar

Hayal Ürünü Vol. 4.1.

Bir film şeridi geçti gözümün önünden. Geçmiş, onu tanıdığım o ilk gün. Herşeyin ne kadarda güzel oldugunu anımsadım tekrar. Uzun zamandır ona duydugum aşk ve aşka baskın olan nefretımden başka bir düşünce geçmiyordu aklımdan. Şuan hissettiğim duygu, başımı döndürüyordu. Sigarayı ilk kez içine çeken bir insanın o an hissettiği baş dönmesi gibiydi.
İçeri girmeden önce son bir kez, uzun uzun baktım ona. Bir daha bakmayacağımı, bu sabah kararlaştırmıştım. Beni her gün öldürmesindense, bir anda öldürmesi daha az acıtacaktı.

İçeri girdim, oturdugu masanın yanına vardığımda, her zamanki nazik tavrıyla karşıladı benı. Sandalyemi çekti ve oturmama yardımcı oldu. Mahçup bir insanın aceleci ve aynı zamanda hantal davranışları göze batıyordu. Yapmacıklaştırıyordu onu.

Ellerim terlemiyordu. Gözlerim parlamıyordu. Midem bulanmıyordu. İçimden ona delicesine sarılmak dahı gelmıyordu. Sorsalar aşıktım. Bu kadar zaman neyin acısını çekmiştim anlam veremıyordum.

''Nasılsın?'' dedi. Bu neydi? Nasıl bir soruydu? Nasıl olmamı  ve nasıl bir cevap vermemi bekliyordu? Dalga mı geçiyordu? Nasılsın sorusuna verilebilecek en sıradan cevabı verdim : İyiyim, sen nasılsın?
''İyi değilim, çok hatalıyım.'' dedi. Öyle de olmalıydı. Anladım ki, gözyaşlarımı ona iade etmeme pek gerek kalmamıştı. Acısı, gözlerinden okunuyordu, bunu bir deli bile fark edebilirdi.
-Beni buraya neden çağırdın?
-Çünkü... Bunu söylemek o kadar zor ki, yüzüne bile bakmaya cesaretım yok.
-Fazla vaktim yok, akşam yemeği için hazırlanmalıyım.
- Seni hep sevdim. Seni terk etmek çok büyük bir hataydı ve daha büyüğü, sana ettiğim hakaretler ve  senı aldatmamdı.. Ne desen haklısın ama en büyük isteğim, beni affetmen ve yaşananlara sünger çekmen..


Sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu. Daha fazla devam etmese iyi olurdu, klişe sözlerinin onu affetmeme yeteceğini sanıyordu, yanılıyordu. 2 yıl önceki ben değildim artık. Kimse olamazdı. 2 yıl insanın kendısıyle bırlıkte çok şeyi değiştirirdi. Bunu hesaplayamamıştı.
Bugün, bunların olacağını bilerek ve bu sözleri duyacağımı tahmin ederek buraya gelmiştim. Tahminim beni şaşıtmamıştı fakat bir konuda yanılmıştım. Onu sevdiğimi sanmak.. Bu tam bir yanılgıydı.

Hiç bir şey söylemedim. Söylenecek hiç bir söz kalmamıştı. Ayağa kalktım, ve hızla kapıya yürüdüm.

-Lütfen gitme.. dedi. Artık ne söylese boştu. Bazı acılar vardı ki, sünger çekilemiyordu.


Bir tümör gibiydi, kötü huylu bir tümör. Her gün büyüyordu. Beynimin ameliyat için çok riskli bir bölgesinde gibiydi. Ya onunla ölecektim, ya da onu aklımdan çıkarmaya çalışırken.

Bu sözleri ben söylemiştim. Bunda da yanılmıştım. Bu tümörü aldıralı meğerse çok olmuştu, tarihini unuttugum bir ameliyat gibiydi.
Fark ettim. İnsanın içinde ukte kalan şeyler, onu yanıltmaya yetiyordu. Gerçek olmayan ya da unutulan bir aşkın sürdüğünü sanmak bir yanılgıydı. Halbuki aşk acısı kısa sürerdi. Terk edilen ve yılların geçmesine karşın hala sevdiğini söyleyenler bu yanılgının tam ortasındaydı.

Bu yanılgı, terk edenin geri dönmesiyle son bulacaktı, tıpkı benimki gibi...
Çünkü, uzun bekleyişler sonunda elde edilenin kıymeti kalmazdı.
Artık, çok geçti, sevmek için çok geç. Terk etmek için doğru zamandı.

-Seni sevmiyorum. dedim. Söylenecek en güzel cevap oldugunu fark ettim, ve restorandan ayrıldım.


Gözde/ İçimden Gelen Her Şey

28 Mart 2012 Çarşamba

Hayal Ürünü Vol. 4

Sabah olmuştu. Güneş gizliyordu kendini benden. Doğsun istiyordum, göstersin kendini. İstediğinde gelmeyen, istemediğinde çoktan gelmiş olan sevgiliye benzetirdim onu. Saat beşi gösteriyordu. Günlerden pazardı. Normalde bu saatlerde derin uykumla baş başa olmam gerekirdi. Bedenim, kalbimle ve aklımla baş başa olmamı emredercesine uyandırmıştı beni sanki. Düşünmeliydim.

Yıllar sonra onu görecektim. Bir zamanlar adını bile duymak istemediğim kişiyi, şimdilerde delicesine görmek arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Çok zor bir karardı bu. Acılarımı, göz yaşlarımı sineye çekmek, benim için oldukça zordu. Yıllar, insanın düşüncelerini değiştiriyor, acılarını hafifletiyordu. Göz yaşlarını dindiriyor, bazı anlar unutturuyordu bile. Sadece bazı anlar. Yüzünü gördüğüm an, tüm göz yaşlarımı hatırlayacağımı biliyordum. Acılarımı, bitirdiğim antidepresan ilaçlarımı, her şeyi...

Güneş kendini göstermeye başladığında, hala yatakta oturuyordum. ''Neden bu kadar erken kalktın?'' dedi. Kocamdı. Evet, ben evliydim. Yanımda bir adam yatıyordu ve benim aklımdan onunla yatarken bile o geçmiyordu. Sadece, bir kaç yıl önce hayatıma giren adam vardı aklımda. Bir tümör gibiydi, kötü huylu bir tümör. Her gün büyüyordu. Her gün, onu daha çok düşünüyordum. Bu tümör, beynimin ameliyat için çok riskli bir bölgesinde gibiydi. Ya onunla ölecektim, ya da onu aklımdan çıkarmaya çalışırken. Her iki ihtimal de aynı yola çıkıyordu.

İki yıl önceydi. Şuan kocam olan o adamla tanışmıştım. İyi niyetli, beni seven ve fedakar bir adamdı. Bir şirkette iyi bir işi vardı. Durumu çok iyiydi, her ne kadar bunu çok önemsemesem de, dikkatimi çekmişti. Sevmiştim onu o yıllar. Sevdiğimi sanmıştım. Çok değil, evlendikten 4 ay sonra anladım aklımın ve kalbimin kocamdan çok uzaklarda olduğunu. Ve sevdiğimi sanmak için kendimi, beynimi şartladığımı. Beynimi şartlamam çok kolay olmuştu, fakat sıra kalbime geldiğinde bunu başaramamıştım. Başaramayacağımı anladığımda da çok geç olmuştu artık. Çünkü yanımda her gece, o adam yatıyordu. Kocamdı.

Aslında kocamı seviyordum. Fakat bu aşk değildi, kesinlikle değildi. İyi anlaşıyorduk, beni mutlu etmeyi her zaman başarmıştı. Sürpriz akşam yemeklerine bayılırdı. En sevdiği italyan restoranından yer ayırtıp, akşam yemeği için oraya gelmesini söylediğimde havalara uçardı. Çok büyük bir şey değildi belki. Mutlu olurdu, onu mutlu etmek kolay bir şeydi. Neticede, beni seviyordu. Bu yüzden kolaydı.

''Uyku tutmadı hayatım,kahvaltıyı hazırlayıp seni uyandırırım.'' dedim. Klişe yalanlardan biriydi bu : Uyku tutmadı hayatım. O an, daha fazla yaratıcı olamamıştım. Hiç bir zaman daha fazla yaratıcı olamamıştım ben. Kocama yalan söylemezdim, yalan söylemeyi sevmezdim. Onu sevdiğimi söylediğimde de yalan söylemiyordum, onu seviyordum.

Kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa gittim. Kahvaltılarımızın vazgeçilmezi mantarlı omleti yapacaktım bugün. Ama öncesinde, kahveleri hazırlamam gerekiyordu. Çay sevmiyorduk her ikimiz de. Kahve kahvaltı için daha iyi bir seçimdi. Kahveyi, filtre kahve makinasına koydum, daha sonra diğer yiyecekleri masaya özenle hazırladım. Kocamı uyandırmayacaktım, mantarlı omletin kokusuna uyanmayı her zaman severdi, kokusunu duydugunda gelip beni öpecekti, biliyordum.

Omlet hazırdı. Her zamanki gibi, şen şakrak haliyle kocaman bir günaydın öpücüğümü almıştım. Neşeli geçmeyen bir sabahımız dahi olmamıştı. Büyük bir şanstı, kocam büyük bir şanstı.

Suçlu hissediyordum kendimi. Normaldi, çünkü suçluydum. Böyle hissetmekten çok sıkılmıştım. Bu tümörü bugün aldıracaktım. Kalbimden, beynimden, ruhumdan..

Kocamı işe gitmek için evden çıktı ve hazırlanmaya başladım. Özenli değildim. Normalden daha az özenliydim bugün. Ve normalden çok daha fazla kararlı. Evden çıkmadan az önce, Köşedeki italyan restoranını arayıp her zamanki masamızı akşam için ayırttım.
 Bugün, tümörümden arınacaktım. Bugün, hayatımın dönüm noktası olacaktı. Çektiğim acıları, göz yaşlarını ve içtiğim antidepresanları geri verecektim ona. Kararlıydım.
Suçluluk duygusu, duyduğum aşktan daha ağır basıyordu. Herkes, hak etmeyeni seviyordu. Benim onu, kocamın da beni sevmesi gibi. Çok garipti. Bu gariplikten ve beni yiyerek bitiren iğrençlikten kurtulmanın tam zamanıydı.

Dün gece kararlaştırdığımız restorantta ve kararlaştırdığımız saatte orda olmak için yola çıktım. Çok uzak değildi, yarım saat mesafesi vardı ve çok geçmeden restoranın önündeydim. Arabadan inmeden önce içeriye baktım. Cam kenarında oturuyordu. Düşünüyor gibiydi. Daha fazla zaman kaybetmenin anlamsız olduğuna karar verdim ve arabadan indim. İçeriye girmek ve artık buna bir son vermek için restorana yöneldim.

Devamı, Hayal Ürünü Vol. 4.1'de.




Gözde/İçimden Gelen Her Şey

21 Mart 2012 Çarşamba

Stefan Zweig- Satranç

Raslantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr.B.nin öyküsüdür görünüşte Satranç. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında.(Kaynak:Arka Kapak)

Bir gece. Sıradan bir geceydi. Yine salonun televizyona bakan üçlü koltuğunda uzandığım, bir elimde kahvem ve yanında en sevdiğim, çikolata kaplı bisküvilerimin bana eşlik ettiği bir geceydi. Ve aynı sıradanlıkla Okan'ı izliyordum.

Birden Okan, bu kitaptan söz etti. Bir yolcu vapurunda geçen çok güzel bir öykü oldugunu söyledi ve etkilendiğini de ekledi. Merak ettim, nasıl bir kitaptı? Okan sevdiğine göre gerçekten güzel bir kitap olmalıydı.

Çok değil, bir hafta sonra, kitabı satın aldım. Açıkçası bu kadar ince bir kitapla karşılaşacağımı bilmiyordum. Ve fiyatının bu kadar düşük olacağını da. Kitap 71 sayfa ve 7,5 TL. Şok etkisi kısacası.
Size de olur mu bilmem ama, bazen, kitabı okurken aklım başka yere gider, kendimi başka bir şey düşünürken bulurum. O sırada 1-2 paragraf okumuş olurum. Ve, o paragrafı tekrar okumadan geçtiğimde kitabın konusunu  kaçırmamış olurum, yani olayları da kaçırmamış olurum. Laf olsun torba dolsun diye yazılmış paragraflardır onlar.
İşte bu kitabın bir özelliği, okudugunuz her paragraf ayrı bir önemde. Bir cümle atlarsanız, bir sonraki sayfada ne oldugunu anlamayabilirsiniz. ''Ne alaka şimdi? Bu olay nerden çıktı?'' Diye sorular sorabilirsiniz. İşte  bu sorular ortraya çıktıgında, 1-2 sayfa geriden tekrar okumanız gerekiyor demektir.

Bu 71 sayfalık bir uzun öykü değil bence. Bu, benim tabirimle konsantre roman. 300 sayfalık bir roman okumuş gibi hissediyorsunuz kitabın son sayfalarına geldiğinizde. Hiçbir cümle boşuna kurulmamış.

Kısacası, şiddetle tavsiye ettiğim, harika bir konsantre roman.

Dipnot: Stefan Zweig'ın Yolculuklar Üzerine adlı kitabında sıra. Bittikten hemen sonra görüşlerimi paylaşacağım.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey


18 Mart 2012 Pazar

Tekbaşınalık


Bu, Benim. Ne fazlası, ne eksiği var. Tek ama huzurlu. Bazı zamanlar, tekbaşınalığımı bozabilir, rafa kaldırabılırım. Ama çok uzun sürmemeli. Sadece, bir süre için. Sonra dönerim tekbaşınalığıma, dönmem gerekir. Ben oraya aitim çünkü. Başka bir açıklaması olamaz. Başka bir gezegen gibi, bir sonsuzluk gibi tekbaşınalık.

Yalnızlık mı? Hayır. Kesinlikle hayır. Tekbaşınalığın bununla hiçbir ilgisi yok. Kirletmeyin onu. Yalnızlık kötümser, karamsar, hüzünlü. Tekbaşınalık farklı,çok farklı. O mutluluk demek, coşku demek, dans demek. Sadece, anlamak gerek. Huzurlu olusunun farkına varmak gerek.
Tekbaşınalığını sevmek, ona ihtiyaç duymak ve bunun, tekbaşınalığın ne demek oldugunu bilmek, bir ayrıcalıktır bence.

Beni anlamadığınıza nasıl da eminim, boşverin. Kolay değil, olmayacak da. Bu kadar yeter.

4 Mart 2012 Pazar

Hello Spring!


Sonunda Mart ayına girdik, fakat her zamanki gibi bahara girdiğimizi hissedemiyoruz. Bu senen, geçen seneden daha beter bir şekilde. Mart ayında kar yağdığını da gördük ya, hiç bir şey şaşırtamaz artık.

İlkbahar demek, serin rüzgar demek.Tepede güneş demek. Bazen yağmur demek. Yani ilkbahar demek, biraz yaz, biraz sonbahar demek.
Sabah uyanırsınız, Güneşe açarsınız gözünüzü,ki ben güneşe uyanmayı çok severim.Camı açarsınız,serin bir rüzgar eser yüzünüze. Fakat çok açık tutamazsınız camı, zira ürperir içiniz. Bunu da severim. Sıcakta üşümek ayrı bir keyif -dengesizlik .

Dışarı çıkarken üstünüze sadece tişört giyerseniz üşürsünüz, kazak giyerseniz terlersiniz.Bu yüzden tişört ve hırka giyersiniz. Her iki durumdada bir kurtarıcınız olur demektir bu.
Sandalet için erken, bot için geç bir mevsimdir bu. Güzelliği, spor ayakkabılarımızı rahatça giyebilmemiz sanırım.
Ne yaz kadar bunaltıcı,ne kış kadar dondururcu, ne sonbahar kadar ıslak. Biraz güneş, biraz rüzgar, arada yağmur. Keşke hep ilkbahar olsa dedirtircesine, harmanlanmış bir mevsim.

Gezmek için ideal bir mevsim bence. Üşürsen hırkanı giyersin ne olacak. Kuşlar cıvıl cıvıl. Yağmur çamur yok.- Yağmur bazen var ama en azından çamur yok!. Hava geç kararmaya çoktan başladı bile.  Şimdi düşündüm de,bir an önce gelsin şu ilkbahar!

Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.
Çok doğru. Mart ayı, kış kalıntılarından kurtulma mevsimi olduğu için, hiç sevmem bu ayı. Mart ayı benim için bekleyiş demek, Nisan ayını bekleyiş.Bir katlanış. Ne yazık ki, Mart ayı en az kış kadar dengesiz.- Şimdiki kış.
Mont giymeyi seven varsa, evet güzel. Fakat ben sevmiyorum arkadaş! Bu yüzden de mart ayını sevmiyorum. Nokta.


Gözde /İçimden Gelen Her Şey

24 Şubat 2012 Cuma

Köstebek Pasta

Annemin uzun tehtitlerle yaptırdıgı köstebek pastamı sizlere sunuyorum.Tehtitlerden ilki, ''Eğer köstebek pasta yapmazsan, ördüğüm şalı sökerim!'' idi. Ve bu oldukça etkili bir tehtitti benim için. Yerimden fırladığım gibi kaptım Dr.Oetker kutusunu, başladım yapmaya.

Dr.Oetker'in pratik tariflerine bayılıyorum. Un derdi yok, kabartma tozuydu vanilindi ugraşmıyorsunuz. Herşey kutunun içinde. Sadece süt, yağ ve yumurta gibi malzemeleri ekliyorsunuz extra olarak.



O zaman başlıyorum anlatmaya.

Malzemeler;
Kek karışımı için,
-2 yumurta
-7-8 yemek kaşığı süt
-100g yumuşak margarin

Kreması için,
-3,5 çay bardağı soğuk süt
Ayrıca, 3 adet muz

Fırın Ayarı;
Elektrikli mini fırın: 150derece(Önceden ısıtılmış)
Turbo fırın: 160derece(Önceden ısıtılmış)
Gazlı fırın: Orta ısıya ayarlanmış(Önceden ısıtılmış)


İlk olarak 26 cm çapında kelepçeli kek kalıbını margarin ile yağlıyoruz. Daha sonra çıpma kabına, Dr. Oetker Köstebek Pasta kutusundaki un karışımını, 7-8 yemek kaşığı sütü,2 yumurtayı koyarak mikserin önce düşük, sonra yüksek devrinde çırpıyoruz. Oluşan karışımı yağlanmış kek kalıbına dökerek, kaşık yardımıyla üstünü düzeltiyor, yayıyoruz. Önceden ısıtılmış fırında, 25-35 dk pişiriyoruz.
Fırından çıkarttıktan sonra, soğuyana kadar bekliyoruz. Soğuduktan sonra kalıptan çıkarıyoruz.
Kenarlarında 1cm boşluk kalıcak şekilde, ortasını oyuyoruz. Oyulan kekleri, bir kaseye koyup, ufalıyoruz.

Muzları soyup, boylamasına ortadan ikiye kesiyor, oyduğumuz kekin içine diziyoruz. (Düz kısımları alta gelicek şekilde)

Sıra kremada. Kutunun içinden çıkan krema karışımını ve 3,5 çay bardagı sütü mikserle 2-3 dakika çırpıyoruz. daha sonra, çikolata parçalarını ekliyoruz. Yavaşça karıştırıyoruz.

Kremayı, muzların üzerini kaplayacak ve kubbe olacak şekilde kaplıyoruz. Kubbe şeklini verdikten sonra, ufaladıgımız kek parçalarını, kremayı tamamen kaplayacak şekilde bir yandan elimizle bastırarak,serpiştiriyoruz.

Yaklaşık 2 saat buzdolabında tuttuktan sonra, servis ediyoruz. Afiyet olsun. :D


Kaderde tarif yazmak da varmış. Bu arada, benim yaptıgım pasta yukarıdaki resme benzemedi, bu resim alıntı. Bunu da eklemeliyim. Çünkü zaten yukarıdaki resime göre, tarifte muz yok. Sadece nasıl olacağını kafanızda tasarlayın diye koydum.
Neyse umarım faydalı olur diyorum, ve kapatıyorum.


Gözde / İçimden Gelen Her Şey

19 Şubat 2012 Pazar

O Ses Türkiye

Acun Tv'de yayınlanmakta olan O Ses Türkiye yarışması bugün itibariyle sona ermiş bulunuyor.
Düşüncelerime göre, şuana kadar yapılan en kaliteli ses yarışması. Popstar vs. gibi değil. En azından yarışmacıların ağzına sıçılmıyor. Bu onu ayıran özellik.

Bir de gözüme çarpan ve sinir oldugum noktası var. Yarışmacı elenene ya da seçilene kadar bokunu çıkarıyorlar. Yok başvuru formu, Taksim Crystal Otel'de ön eleme, jürinin karşısında şarkı söyleme, düello... falan derken 'eee yeter be sadede gelin!' diyesim geliyor.

Yarışmacıları, jürinin elemesi de ayrı bir güzellik aslında. En azından hazırlıklı olur insan elenip elenmeyeceğine- halkın seçimleri sesten çok görüntü oluyor.

Bir de, 'Şu yarışmacılara kim oy atıyor? Nerde bu enayiler? Kimler?' derseniz, demeyin. Çünkü annem de final akşamları oy atanlardan. Bu akşam Oğuz'a tam 7 tane oy attı. Bir oy ücreti 1,6 TL. 1,6x7 den, boku yedik sayılır. Ay sonu faturamız kol gibi olacak. Allahtan bu ay başka bir yarışmanın finali yok da, bu ayı ucuz atlatacağız.

En iyi ses yarışması O Ses Türkiye ise, en dandik yarışma da, Yetenek Sizsiniz bana göre. Yol geçen hanı gibi kardeşim. İnsanlar geçerken ugrayıp yarışmaya katılıyor gibi.
Michael Jackson dansı yapmayan bir ben kaldım herhalde. Kendini tekrarlayıp duran bir yarışma, başka da bir şey değil.

Allahını seven Acun'un üstüne Düğün Tv'yi atsın. Show Tv  bir silkelensin, kendine gelsin.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey




16 Şubat 2012 Perşembe

Hayal Ürünü Vol. 3

Sevgili değillerdi. Aslında sevgililerdi. Fakat aşk yoktu. İyi vakit geçirirlerdi, sevişirlerdi. Sevişen iki arkadaştı aslında onlar. Mantığa sığmayan, mantıksızlıktan hoşnut olan, aynı zamanda mantıklı olanın bu oldugunu düşünen iki arkadaştı onlar. Derinlerde, çok derinlerde, bunun yanlış oldugunu biliyorlardı. Derinlere inmezlerdi.

Yaralı iki kalbin birbirini tamir ettiği bir ilişkiydi. İlişkiydi,aşk değildi, olamazdı. Sadece ilişkiydi. İki yaralı kalbin birbirini tamir edemeyeceğini bilmezlerdi. Düşünmemeye çalışırlardı. Öyle zannetmekten hoşlanırlardı. İçlerini rahatlattıgını düşünürlerdi, içleri hiç rahat değildi.

Aynılardı. Belki de bu yüzden birbirlerini bu kadar iyi tamamlıyorlardı- Devam etseydi tamamlayabilirlerdi belki de, devam etmedi. Çoğunlukla aynı şeyleri yapmaktan hoşlanırlardı. Ten uyumları, bu kadar iyi olamazdı. Aşk hariç her konuda iyilerdi. Çok kısa bir süre de olsa, güzel bir uyumları vardı.

Bağlanmıyorlar, gerek duymuyorlardı. Bağlanılan her şeyin acı verdiğini daha önce konuşmuşlardı. Bağlanmak istemedikleri için, aşk olamazdı. Halbuki aşk, bağlılık değildi. Aşk, iki ayrı bedende tek ruh olmaktı. Bu bir paradokstu. Paradokslar zordu ve emek isterdi. Emek verecek güçleri yoktu. Halsiz ve bitmişlerdi. İki ayrı bedende tek ruh olmak bile yorucuydu.

Kız,ipleri elinde tutmaya çalıştı. Bir yerde, ipin ucunu kaçırdı. Korkuyordu. Daha çok korktu. Kaçmak istedi. Tekbaşınalığına geri dönmek, karışıklığından kurtulmak istedi. Bağlandığını hissediyordu. 'Bağlanmak yok' demişlerdi. Sözünde duramamıştı. Kendini affedebilmesi için, kaçması gerekiyordu.
Kafasının en karışık olduğu anda, kaçtı. O an, içinden bir ses ''Yanlış yaptın'' dedi. Derinlerde bir yerlerde, pişmandı. Bunu bastırdı. Bastırmak zorundaydı.
Onu tam da o an çok özlemişti. Son bir kez sarılmak istedi, fakat bunu yaparsa, daha da bağlanacağını biliyordu. Bunu da bastırması gerekliydi. Bastırdı.

Oysa aşık olsalardı, herşey daha güzel olabilirdi. Birbirlerine anlattıkları aşk geçmişlerinde, aynı hikayenin iki ayrı başrolü gibilerdi.

''Bağlanmak yok'' demişti. Kendine verdiği sözü tutamamıştı. Bir gün, onun da kendine verdiği sözü tutamamasını dileyerek, gitti. Çünkü içinde bir yerlerde, 'Keşke, aşık olsaydı' vardı. Hep de olacaktı.


Gözde/İçimden Gelen Her Şey


12 Şubat 2012 Pazar

Yaşıyorum!

Selam a dostlar !

Uzun zamandır dut yemiş bülbüle döndüğümün farkındayım. Sadece yaşama belirtisi vermek için bir yazı patlatayım dedim. Komik,acıklı ya da edebi bir eser olmayacak. Başımdan geçenlerden bahsetmek, kafanızı şişirmek istiyorum.

Öncelikle, bloga neden yazı yazamadığımı anlatmak isterim. Umarım ağlamadan sonunu getirebilirim. Neyse,konumuza dönecek  olursak, DELL marka dandik ötesi laptop'ım aldıgım günden beri sorunlarıyla ugrastırmaktan bıkmamıştı. 2 defa ekran, 4defa speaker, 1 defa anakart değişti ve buna rağmen sorun hala çözülmedi. Öncelerde çalışıyordu, ona razıydım. Şuanda ekrana görüntü gelmiyor arkadaş! Çıldırmak üzereyim. Bu yüzden de yazı yazamyorum. Laptop bulduğum ilk fırsatı değerlendirdim ve saçma sapan bile olsa birşeyler yazayım da, kendimi iyi hissedeyim istedim.

Laptop'ın bozulmasının ardından, bütünleme sınavına kaldığım inklap sınavının tarihine de bakamadım ve arkadaşıma sordum, o da yanlış bir saat verince, göt oldum. Sınava giremedim. Seneye ellerimden öper artık. Yani kısacası mağdurum!

Eğer burdan DELL yetkilileri beni duyuyorsa, bence istifayı bassınlar. Çünkü adam akıllı bir işi beceremiyorlar. 7 defa servis alan bir laptop'ı ürün değişimine uygun görmeyen hiçbir firma, müşteri memnuniyetinden bahsetmesin. Çok doluyum çok !
Tüketici haklarına başvursam, o da para arkadaşım. Yine mağdur olan ben olacağım. Onların dişli avukatlarıyla, devletin bana görevlendirdiği avukat yan yana bile gelemeyeceğinden, son çare olarak laptop'ı laboratuara göndereceğim ve hayal ürünlerime devam edeceğim.

Klavyesiz bloga yazı yazamamakla birlikte, klavye bulduğumda da uzattıkça uzatıyorum. Öpüyorum.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey

1 Şubat 2012 Çarşamba

Hayal Ürünü Vol.2

                                                         Müzik eşliğinde okuyunuz.


Bir balayı.

Aylardan temmuz ayıydı.

Güneş,tepede,en tepedeydi.Hava çok sıcaktı. Antalyada,ormanlık alanın tam ortasında bir ev vardı. Balayı için orayı seçmişlerdi.
Düğünleri, bir önceki gün,büyük bir kutlama, coşku içinde kutlanmıştı.Herkes oradaydı.Aileleriyle barışmış,kaçmaktan vazgeçmişlerdi. Artık,hiçbir sorun yoktu.

Sadece ''Mutluluk'' vardı.

Hep bunu istemişlerdi. Mutlu olmayı,evlenmeyi ve, sorunsuz bir yaşam sürmeyi...
Sabretmiş,başarmışlardı.Artık,aşkları için savaşmaları gerekmiyordu. Sadece,birbirlerine tüm yaşam boyu ait olmayı istiyorlardı.İstedikleri avuçlarındaydı artık.

Arada sırada plaja inip güneşleniyorlar,denizin keyfini çıkarıyorlardı. Kız,denize girmeyi sevmezdi. Balayı için bir haftalığına tuttukları evin havuzu, onu daha çok cezbetse de, kocası için, onu kırmamak için denize de giriyordu.
Akşama doğru,ormanda yürüyüş yapıyor,temiz havanın tadını çıkarıyorlardı.
Evlerinin oldugu bölge ormanlıktı.Bu yüzden,daha serindi. Ormanlık alandan bir ev seçmelerinin sebebi de buydu.
Ahşap bir evdi. Çok büyük değildi.İki odası vardı. Salonu,iki oda büyüklüğündeydi. Oldukça modern bir salondu. Kalabalık değildi. Köşe koltuk,televizyon ve sehpa vardı. Balayı evleri,kendi evlerine çok benziyordu.Kalabalığı sevmezlerdi.
Mangal yapmayı severlerdi. Her akşam çocuk, mangal yakıyordu.Bu işte ustaydı.Ateşi kendi yakar,etleri kendi pişirirdi. İşine karışılmasından hoşlanmazdı. Salata ve mezeler ise karısındandı.
Bazı geceler bara gider,körkütük sarhoş olana kadar içer,eğlenirlerdi.
Bazı geceler de, sadece birbirlerinin olmak isterlerdi. Saatlerce sevişir,birbirlerine doyamazlardı. Her gece, birbirlerine ilk defa dokunuyormuşçasına tutkuyla sevişirdi onlar.
Ertesi sabah, çocuk çoktan kahvaltıyı hazırlanış olurdu. Bu onun içinden gelirdi. Bir sevgi gösterisi,bir jest değildi.Ama bu, kızı çok mutlu ederdi.

Balayından döndüler ve her günleri, balayı gibi geçti. İki tane kız çocukları oldu.İkizdi bu kızlar. Kıvır kıvır saçları,güneş gibiydi.

''İsimleri ne olsun hayatım?'' dedi Sinan hüzünle.''Boşver. Hayal kurmayalım artık.Uyumak istiyorum.''dedi Sinem.
Ağlıyordu. Ağlıyorlar,birbirlerine belli etmemeye çalışıyorlardı.

Hayal kurmak çok güzeldi,fakat bazen can yakıcı olabılıyordu.Bu noktayı hatırladıklarında çok geç olmuştu...




Gözde/İçimden Gelen Her Şey 

31 Ocak 2012 Salı

Hayal Ürünü Vol.1 -SON

Müzik eşliğinde okuyunuz.


Televizyonu kapattım. Fotoğrafları çekmeceye koydum ve yatağıma,esas huzura doğru yola çıktım. Çok uzun bir yol değildi,fakat uykuluyken bir hayli uzundu.
Şaşkındı yol,ben şaşkındım. Uyku sersemliğim ile şaşkınlığım kafamı karıştırıyordu. Düşünmemeye çalıştım.
Gözlerimi yine aynı rüyayı görmeyi dileyerek kapattım.

Uyandım. Aynı rüya yoktu. Olmamıştı. Dileğim gerçekleşmemişti. Düşündüm; Tekrarını istemek yüzsüzlüktü.Belki,ilkini de hiç yaşamamıştım.Aklımdan zorum mu vardı? Evet, belki de ben bir deliydim. Belki de bir şizofren. Önemi yoktu. Bunlarında hiç bir önemi yoktu. Mutluydum, ve deli olmaya razıydım.

Dolabımı açtım.Farkına vardım: Benim ne zaman bu kadar çok beyaz elbisem olmuştu? Belki de annem almıştı. Önemsemedim. Aralarından birini rastgele seçtim ve giyindim. Ne giyindiğim pek umrumda olmazdı. Huyum böyleydi.Giyindikten sonra, elbisemin güzel bir seçim olduğu kanısına vardım. Belime kadar dar, belimden dizlerime kadar hafif bol olan elbisenin yakasındaki çiçekler,onu daha da çekici kılıyordu.

Yüzümü yıkamak için banyoya gittim. Bunu sevmezdim. Yüzümü yıkamak, duş almaktan daha zor gelirdi.Her zamanki gibi katlandım ve yaptım bunu.
Dişlerimi fırçalarken bir yandan da saçlarımı taradım.Bazı zamanlar, tıpkı şuanki gibi iki ayağımı bir pabuca sokmayı severdim. Önemi yoktu. Bu kimseyi ilgilendirmezdi.
Hazırlanıyordum. Neden hazırlandığım hakkında hiç bir fikrim yoktu.Nereye gideceğim hakkında da. Sahi, neden hazırlanıyordum ben? Bu halim neydi?

Evde kimse yoktu.Kardeşim okula,babam işe gitmiş olmalıydı.Annem de büyük ihtimalle komşudaydı.

Bembeyazdım bugun.Kendimi huzurlu hissediyordum.Huzurlu,ve yorgun.Beyazın tüm huzuru üzerimdeydi sanki.Evet, beyaz huzur veriyordu.

Evden çıktım.Rüyada gibiydim. Dün geceki rüyamda gibiydim.Ayaklarımla aynı dili konuşmuyorduk bugun.Düşünemiyordum.Kontrol edemiyordum.Ayaklarım, beni, bedenimi ele geçirmişti. Beni götürüyordu. Hayır. Bu rüyadan çok farklıydı. Güven içinde yürüyordum. Korkmuyordum.Ayaklarıma teslim oldum.Hayır diyemedim. Dur diyemedim,diyemezdim. O gücü kendimde hissetmiyordum. Bitmiştim sanki,yorgundum. Direnmeliydim.

Durdum. Nerede olduğumu,buraya nasıl geldiğimi düşünmeye çalıştım. Olmadı. Hafızam silinmiş gibiydi. Uzun bir yolculuk muydu? Ne kadar zaman geçmişti? Bu düşüncelere harcayacak zamanım  olmadığını fark ettim. Etrafa bakındım. Arkamı döndüğümde,bir hastahane gördüm. Hiç vakit kaybetmeden kendimi hastahaneye attım.

Bir hemşire. Uzun dalgalı saçlarını özenle toplamıştı. Makyajsız yüzü,solgun görünüyordu. Buna rağmen,güzel bir kadındı. Güzel olduğu kadarda soguktu,buz gibiydi.
Aldırış etmedim. Seslendim.Beni duymadı. Önemli değildi.Zaten hemşireler hep böyleydi.
Veznede bir kız gördüm. Gençti bu kız. Yaşam sevinci,gülen yüzünden buram buram etrafındaki kişilere de yansıyordu.Kanım ısındı,ve yanına gittim.

Bir haykırış. Çok yakından geliyordu.Kanımı dondurmuştu. Soramadım. Kafamı sola döndürdüğümde,bayılacağımı hissettim.Başım dönüyordu.
Haykıran,annemdi. Koridorun sonundaki odadan,zorla çıkarılmıştı.Peşisıra babam, ve kardeşimi gördüm. Çok kötü şeyler oluyordu. Ve ne olduğu hakkında en ufak bir fikre sahip değildim.

Annemin yanına gittim. Ağlıyordu.Gözleri o kadar çok şişmişti ki, küçücük gözülüyordu gözbebekleri. Uzun zamandır ağlıyor olmalıydı.
Diz çöktüm. Annem de beni fark etmemişti. Herkes kendi derdine düşmüştü. Bu durum sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Ne oldugunu ogrenmek benım de hakkımdı.
''Biri bana burda ne oldugunu soyleyecek mı?'' dedim. Bağırıyordum. Kimsenin umrunda olmamak benı çığrımdan çıkarmaya başlamıştı.Ağlamaya devam ettiler.Bu artık dayanılmazdı.
Küfür ettim. Defalarca. O odada kimin oldugunu öğrenmenin zamanı gelmişti.Kararlı bir tavırla, hızlı adımlarla odaya yöneldim.

Belki de, bunu hiç yapmamalıydım. Hiç öğrenmemeliydim... Öğrenmeseydim, hiç gitmek zorunda kalmazdım belki de.Evet. O odaya hiç girmemeliydim.

Uyuyordum ben. Hayatımda ilk defa, uyumak istemedim.O yataktan kalkmak,kalbimin yenden atmasını sağlamak istedim.

Olmadı. Olamazdı.Uyku vaktim çoktan gelmişti. Uyku vaktinin ne zaman geleceği belli olmazdı ve ben, vakitsiz gelen şeyleri sevmezdim.


Gözde/İçimden Gelen Her Şey

17 Ocak 2012 Salı

Hayal Ürünü Vol.1



Yürüyordum. Yağan her kar tanesi kadar hissediyordum kendimi. Küçücük ve soğuk. Onların arasındaydım. Kendimi onlarla bir tutmuş, kar tanesi olmayı hayal ediyordum. Ne garipti, ne kadar sonsuz.Kar tanelerinin bu kadar fazla ve birbirine değmeden düşmesi beni hayretler içinde bırakıyordu. Ne kadar uyum içindelerdi öyle, ne kadar aynı. Her biri aynı ritimde, bir ahenk içinde,bazen teker teker, bazen de aynı anda düşüyorlardı yere. Tebessüm ettim. Kendimi onlardan biri sanmıştım. Yanılıyordum.

Yürümeye devam ettim. Sevmiştim karda yürümeyi. Ardıma dönüp geride bıraktığım ayak izlerime baktım. Ve fark ettim: Her bir kar tanesi, yere düştüğünde bir diğerine karışıp ayak izlerimi görünmez kılmaya çalışıyordu.Hoştu. Biraz izledikten sonra yoluma devam ettim.

Yürüyordum. Nerede olduğum hakkında hiçbir fikrim yoktu. Umrumda değildi. Yürüyordum. Kendimi yolların akışına bırakmış, nerede olduğumu, nereye gittiğimi önemsemeden yürüyordum. Yolun sonundan sağa döndüm. Bir kadın. Acelesi var gibi gözüküyordu.Ellerinde poşetler, koşar adım yürümeye çalışıyordu. Dikkatliydi de. Kayıp düşmemek için adımlarını oldukça dikkatli, aynı zamanda hızlı artabiliyordu. Merak ettim. ''Nereye yetişmeye çalışıyordu?'' diye düşündüm. Belki çocuklarına, belki annesine. Bunu düşünmek saçmaydı. Vazgeçtim. Az sonra kadın bir taksiye binip gözden kayboldu.

Yürüyordum. Her sokak ayrı bir hikayeydi sanki. Nerede olduğum hakkında hiçbir fikrim yoktu ve bu umrumda değildi. Sadece yürüyordum.

Ellerim üşümeye başlamıştı. Ellerimi birbirine sürttüm. Sonra yumruk yapıp, cebime soktum. Bunu her zaman yapardım. Ellerim böyle daha hızlı ısınırdı.

Yol ayrımına geldiğimi fark ettim. Sağ veya sol. Birini seçecek ve yoluma oradan devam edecektim. Hiç sola dönmediğimi fark ettim. Solu seçtim.

Eski püskü binalar vardı. Her bir binada farklı anılar, farklı yaşayış tarzları ve farklı haykırışlar olduğunu sezdim. Belki de yanılıyordum. Boşverdim. Nedense sevmiştim bu sokağı. Eskiliğiyle birlikte kar taneleri ona ayrı bir hava ve gizem katmıştı. Kartpostal gibiydi bu sokak. Her bir karesinin fotoğrafını çektim. Bunu neden yaptıgımı bilmiyordum. Sadece bu sokağı sevmiştim ve ölümsüzleştirmek istemiştim. Nerede olduğumu bile bilmezken bunu yapmamın saçma olduğunu düşündüm. Ama bunu seçen bendim. Nerede olduğumu  bilmek istemeyen bendim. Dönmek istediğimde dönebilirdim. Bunu biliyordum.

Telefonumun çalmasıyla sıçradım. Televizyon açıktı. Koltukta uyuyakalmıştım. Üzüldüm. Bunların hepsi birer rüya mıydı? Belki de ordaydım. Bunu kimse bilemezdi. Tek bildiğim, o eski püskü sokağa ait fotoğrafların yanımda duruyor olmasıydı. Gülümsedim. Mutlu olmuştum. Anlatsam kimsenin inanmayacağı bir şey yaşamıştım. Gizemliydi ve gizemli olan şeyleri severdim.


Gözde/İçimden Gelen Her Şey

16 Ocak 2012 Pazartesi

Her Yerde Kar Var

 Evet, sonunda adam akıllı kar yağdı buralara. Bu benim için oldukça şaşırtıcı oldu çünkü 15:30 da camdan dışarı 'Hava nasıl?' düşüncesiyle baktığımda hiçbir şey yoktu. Hava gayet normal, sadece çok bulutluydu. 15:45te bir daha baktığımda, şok oldum tek kelimeyle. Lan daha 15 dakika önce her şey normaldi, 15 dakikada nasıl kardan adam yapmaya yetecek kadar kar yağdı? Hayal mi gördüm yoksa diye düşünmeye başlamıştım ki, dışarı çıktığımda gerçekten kar yağdığını anladım.Tam da, karın yağma yönünün tersine yürüyordum, siyah montum bembeyaz oldu. Bu alakasız bilgiyi de neden verdim bilmiyorum. Her yazımda alakasız bir cümle yazmazsam olmuyor haaa.
Kar, benim için diğer bütün doğa olaylarından farklı. Bir romantiklik var sanki, bir huzur- fırtına eşliğinde yağan kardan bahsetmiyorum. Karda yürümeyi, kar topu oynamayı severim. Fakat şöyle bir çelişkim var, üşümeyi sevmem. Bu yüzden 567890 kat giyiniyorum. Kışın sumocu gibi görünmem de doğal bu sebepten ötürü.
Her kar yağdığında aklıma Ajda Pekkan'dan 'Her Yerde Kar Var' şarkısı gelir. Karda yürürken bu şarkıyı dinlemek isterim. O şarkıyı zaten severim ama karda yürürken bir başka severim.
Geçen sene arkadaşım Eda'ya gideceğim bir gün, zannediyorum ki yine bu aylardı, kulağımızda kulaklıklar, karda 'La Lambada'  dinleyip dans etmiştik. Etrafta pek insan yoktu ama olsa da umrumuzda değildi. Çok eğlenmiş, çok gülmüştük.
O gün de bizden çıkmıştık bir önceki gün kar yoktu ve eda incecik giyinmişti. Eda 'Abi çok soğuk yaa kıçım dondu' dedikçe, sumocu gibi giyinmiş olan ben, 'Abi bence çok soğuk değil yeaa mal mısın' deyip duruyordum. Yine 32893 kat giyindiğim için soğuk gelmemesi çok doğaldı. Kızın üstünde bir tişört bir hırka, ayağında converse, benim üstümde bir sweet, mont, bot,eldiven bir de ahkam kesiyorum kjsdkslkflsfl.

O zaman ne diyelim, Her Yerde Kar Var, Kalbim Senin Bu Gece...


Gözde / İçimden Gelen Her Şey

14 Ocak 2012 Cumartesi

İçki, Bardağında İçilir.


İçki, bardağında içilir. Aksini savunanı alnının çatısından vururum.

Büyülü, duygulu bir olgudur içki. Her zaman içersen bir özelliği kalmaz bence. Özel günlerin bir simgesidir. O an nasıl hissediyorsan, körükler. Mutluysan daha mutlu, üzgünsen daha üzgün olursun.

Bir de her içkinin kendine has bardağı vardır. Ben tutup da şarabı, su bardağında içmem, içemem. Hiç bir tat alamam o şaraptan. Koyacaksın kafam kadar kadehe şarabı, öyle içeceksin. Biraz da sohbet oldu mu, değmesinler keyfime.

Rakıyı çay bardağında içenler var. Abi yapmayın, etmeyin n'olur. Rakı bardağı mı yok evinde? Yoksa, rakıya o kadar para veriyorsun, seviyorsun belli ki, bardağını mı alamıyorsun? Alamıyorsan da, 70lik değil de 35lik alıver, yanına da altılı bir rakı bardağı al. Hem paranın çoğu cebınde kalır, hem de ağız tadıyla içersin içkini. Üslübuyla içersin. Hem senın çay bardağına duble sanarak koyduğun o rakı, rakı bardağında 'tek' oluyor bilmiyor musun? Senin 10 duble rakı içtim diye hava attığın o içki, rakı bardağında 5 dubleye tekabül eder a benim cahilim.
Neyse, 70likten vazgeçemem diyorsan, söyle de sana bir altılı rakı bardağı göndereyim. Sevaptır.

Bardağıyla içilmesi zorunlu tek içki sanırım tekila. Ya da durun durun! Onu likör bardağına koyup içen de vardır. Cidden var mıdır? Onu yapan vardır da, anca onu yapabilir zaten, koysun bakalım tekilayı su ya da çay bardağına, içebiliyor mu! Yapmayın, etmeyin!

Takıntılarımdan biri de bu işte. Rakı, rakı bardağıyla, kırmızı şarap kafam kadar kadehlerde içilir. Her içki, bardağında güzel. Hem ortamın kalitesini arttırır, hem de içtiğiniz içkiden tat alır,daha zevkle içersiniz.

Gözde/ İçimden Gelen Her Şey 

Santral İstanbul


Santral İstanbul'a bugun, arkadaşım Hatice ile gittim. Hatice de ben de sergileri severiz. Fakat bunu daha yenı öğrenme fırsatım oldu, bu ilk birlikte sergiye gidişimiz. 
Birlikte gitmemize neden olan, arkadaşımın eserinin Redbull Yaratıcı Kutular Sergisinde yer almasıydı. 
Hem tüm eserleri ben de görmek istiyordum hem de uzun zamandır sergiye gitmemiştim, güzel bir vesile oldu.


Gelelim, ilk sergimize. 
İlk olarak, Redbull Yaratıcı Kutular Sergisine girdik. Arkadaşımın eseri sergide oldugundan, giriş ücreti vermedik. Bizi buyur ettiler diyebilirim. Santral İstanbul'a giderken bayağı hayaller kurmuş, makarasını yapmıştık zaten -Nasıl ücret ödemem gerekir! Benim içeride eserim var!  Bana müdürünü çağır! , gibi.  (Gülmemiş olabilirsiniz ama o an komikti)





Redbull Hayal Ağacı


Sergide 50 eser var. 26. eser de yukarıda görmüş olduğunuz eser, arkadaşımın eseri. Eserlerin hiç biri, resimlerden bakmakla anlaşılmıyor, yakından gördüğünüzde, 'Oha! bu resimdeki eser mi?' diyesiniz geliyor. Örneğin şuan, resimdeki ağacın üstünde bir ev oldugunu göremiyorsunuz. Bir kapı ve bir penceresi olduğunu göremiyorsunuz. Ben de görememiştim. Bugün dibine kadar girdim, inceledim.


Benmiyim o? Evet ben ve hayal ağacı!


Kızın eseri sergide lütfen dağılalım


Sergide çok beğendiğim diğer eserlerden de bahsetmek istiyorum. Hepsini beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Elbet bir emek söz konusu fakat zevkler tartışılmaz.





Atlı karınca, en beğendiğim eserlerden. Çok emek harcandığı, gecelerce yapılmak için uğraşıldığı açık ve net. Helal olsun diyebilirim.


Haticeciğime selam olsun :D















Beğendiğim eserlerden diğeri. Müzik çalıyor ve kumandasıyla müziği değiştirebiliyorsunuz. Arkasında hafıza kartı girişi var. Çok eğlendim açıkçası bu eserle, ilgi çekici oldugunu söylemek isterim.








Bu sergiden sonra, çok merak ettiğimiz İklim Değişikliği Sergisine gittik. Sergi inanılmaz kaliteli olmuş. Çok para harcandığı her halinden belli oluyor. Bilgilendirici ve eğlenceli bir sergi. 
İçeride ilk bilgisayarlardan biri, ilk çıkan ampuller ne ararsanız var. Nasıl daha az enerji tüketebileceğimizi anlatan ve teşvik eden eserler mevcut. 
Küresel ısınmayı nasıl önleyebiliriz ve bunun için neler yapmalı, bu gibi bütün soruların yanıtları eserlerde ayrı ayrı incelenmiş. Sergiden çıktıgınızda bilgi dolu oldugunuzu hissediyorsunuz.
Aynı zamanda, atladıkları bır nokta olup olmadıgını da öğrenmek için not yazıp, panoya iliştirebileceğiniz bir bölüm de yapmışlar. Notumu yazdım ve ben de iliştirdim panoya. 



Bu da yaşlı bir ağaçtan bir dilim. Üstündeki büyüteci kaydırarak ağacı daha yakından inceleyebiliyosunuz. Tıpkı bir nakış gibi, her santimi. Özenle dokunmuş gibi.

Şöfeer Hatice

Sergi çıkışına geldiğinizde, maket bir otobüsle karşılaşıyorsunuz. Hatice ile nasıl eğlendik sormayın. Bir ben şöför oldum, bir o şöför oldu. Sonra da ben yolcu oldum.


Boş otobüste ayakta giden Türk insanı


Otobüs ne alaka? diye soruyorsanız, toplu taşıma araçlarını kullanmanın daha az çevre kirliliğine yol açmasından yola çıkılmış. Hem mantıklı olmuş, hem de eğlenceli olmuş. Ben sevdim.




Santral İstanbul, beklentilerin çok çok üstünde bir yer. Bir günde tüm aktivitelerini tamamlayamayacağınız, en az iki gününüzü ayırmanız gereken bir yer. Biz bir günde sadece sergileri gezebildik. Elektrik santraline bile giremedik, süper dekore edilmiş cafede yemek bile yiyemedik. Başka bir gün tekrar gidip kalanları halletmeyi düşünüyoruz.


Santral İstanbulu sevdim. Gitmenizi tavsiye ederim. Üstelik Taksim Atatürk Kültür Merkezinin önünden servisleri kalkıyor. Yani, çok zor değil. Öpüyorum.


Gözde/İçimden Gelen Her Şey



12 Ocak 2012 Perşembe

Dostlar!





Dost mu? Hah! Gülerim ben buna işte.


Dostlar vardır. İsimleri dosttur. Sadece isimleri. Her zaman yanımızda olacağını soylerler, olurlar da. Her zaman değil, hayatımızın sadece bir kısmında olurlar. Bir yere kadar bize eşlik ederler ve giderler. Kendi yollarını, kendilerine daha cazip gelen yolları, fırsatları, kişileri seçerler ve bizi hiç düşünmeden giderler. Gidiyorum demez dostlar. Yavaş yavaş çıkarlar hayatımızdan. Bağlar yıpranırcasına, koparcasına. Her şeyin farkındasınızdır,her şeyi görürsünüz ama engel olamazsınız.


İnsanı en çok üzen olaylar, hep en sevdiklerinin başının altından çıkar. Doğrudur. Seversiniz, değer verirsiniz, onu hayatınızın bir kısmına koyar, 'Dost' dersiniz. Biliyormusunuz? Kendinizi kandırmaktan başka bir bok yapmıyorsunuz. 


Kimse başkasını, kendini sevdiğinden çok sevmez ve kimse başkasını, kendını düşündüğünden çok düşünmez. Bu böyledir. Kimse bana palavra anlatmasın. Herkes en çok kendini sever ve düşünür. Böyle de olması normaldir. Normali bu olduğu için, kimse bana 'Seni canımdan çok seviyorum' demesin. İnanmam çünkü. Kendinizi düşürmekten başka bir şey yapmazsınız. Bir de palavracı olursunuz gözümde. Battıkça, batarsınız. En dibe.


Size bir şey söyleyeyim mi? Kimsenin dostu yoktur. Herkes yalnızdır. Etrafınızda birçok insan olabilir. Bir çok tanıdığınız, yakın arkadaşınız, akrabanız, onlarca sevgiliniz olabilir. Siz yalnızsınız. Bir çok insan arasında, yok denecek kadar az ve yalnızsınız. Kendinizi kandıran, 'Asla yalnız kalmam' diyerek kendınızı avutan, çaresiz, küçücük, savunmasız yaratıklarsınız. Gerçekçilikten uzak, gözünün boyanmasına izin veren, gerçeği içinizde bir yerlerde bile bile, buna inanmak isteyen ve kendınızı kandıran yaratıklar.


İnsanın doğduğundan itibaren, bir dostu vardır. İnsanın dostu, kendisidir. Hayatınız boyunca, kendınızı anlayabileceğiniz kadar, kimseyi iyi anlayamazsınız. Korkmadan ve kuşku duymadan sırlarınızı anlatabileceğiniz bir 'siz' daha yoktur. İnsanın tek dostu kendidir. 
Zor günlerinde sizi yalnız bırakmayan tek dostudur insanın kendısı. O hep sizledir. O sizsinizdir. Ölene kadar sizinledir.
 İşte ben bu dostluğa inanır, ebedi dostluk derim. Asla yarı yolda bırakmaz, sizi terk etmez ve size yalan söylemez. Siz gülerken güler, ağlarken ağlar. Sonra, sizi toparlamaya başlar. Size yardım eder. Güç verir. Kuvvet verir. Akıl verir. Karşılıksız yapar bunu, bir çıkarı yoktur. Dedim ya, o sizsiniz. Tek dostunuz, kendinizdir.


Dostluğa inancını yavaş yavaş kaybeden insanlardanım. Bu cümleleri yazdıran da, hayal kırıklıklarım. Uzun zamandır, tek dostum, benim. Böyle daha mutlu ve huzurluyum. Kimseye ihtiyacım olmadıgını bu şekilde çok daha iyi anladım. O eski, kalabalığın içindeki yalnızlığımın nasıl bir kuyu olduğunu, nasıl derin, çaresiz ve sonu belli olmayan bir boşluk olduğunu, en iyi dostumun, kendim oldugunda anladım. 
Uzun zamandır, 'Dostum' yok benım. Onlar sadece, arkadaşım artık. O kelimeyi hak edecekleri günler geride, çok geride kalmış meğer. Hayatımın sadece bir bölümünde. Ona dosluk değil, yol arkadaşlıgı derim ben. Hayatın bir getirisi. Dost, yol arkadaşlığı değil, ebedi yolculuktur bende. Sadece, bende.


Hayatım boyunca, akıl aldığım ve uyguladıgım zamanlar, on parmağımı geçmez. Her zaman kendi işimi kendim hallettim, kimseye minnet etmedim. Ben hep yalnızdım. Çok arkadaşım varken de, sayılı arkadaşım varken de. Ben böyle büyüdüm, olgunlaştım. Her sorunumun üstesinden kendim geldim. Yeri geldiğinde saf oldum, hatalar yaptım. Yeri geldiğinde çok kurnazdım, saman altından su yürüttüm. Ama kendim yaptım. Kimseden akıl almadım. Aslında hep yalnızmışım ve her zaman tek bir dostum varmış benım. Kendim.


Dostlarınıza iyi bakın! Gerçekten sizinleler mi? Zamanı geldiğinde kendi yollarına gideceklerini göremiyormusunuz hala? Göremiyorsanız, bir daha okuyun bu yazdıklarımı. Anlarsanız, belki ilk adımı atan siz olursunuz. 


Tek Dostunuz, Kendiniz !






Gözde/İçimden Gelen Her Şey

10 Ocak 2012 Salı

#Buz Pateni Yapmayı Öğrendim. #Kayak Yaptım.

Tarih:19-21.01.10

Bu aktiviteleri çok önceden yapmış olmama karşın listemde bulunduğu için yazmak istedim.
Uludağa lise yıllarında, okul gezisi ile gitmiştim. Klasik geziler gibi cuma gecesi yola çıkış ve pazar gecesi dönüş vardı. Aslına bakılırsa sadece turizm liseleri için klasik çünkü diğer meslek liselerine,düz anadolu ve düz fen liselerine sadece günübirlik gezilere izin veriliyor. Son 4 5 yıldır, turizm liselerine bu konuda ayrıcalık tanındı. Gerçekten harika bir ayrıcalıktı.

Cuma gecesi, 22:00'da okul önünde toplanıp yola çıkmıştık. Hocalar ön koltuklarda oturuyor diye herkesin arka koltukları kapma çabaları ve aynı zamanda cam kenarında oturma tartışmaları. Liseliyiz, ergeniz tabii. İlk 2 3 saat kaynaşmalar, ergen şakaları, ergen muhabbetleriyle geçti ve sonra patır patır dökülüp çoğumuz uyuduk. 
Sabahın körü bir saatte Bursa'daydık. O zamanlar saçma ve gereksiz bulduğum camii gezileri, tur rehberlerinin anlattığı fakat benim bir kulağımdan girip öbür kulağımdan çıkan camiilerin tarihleri. Ayakkabılarımı çıkarmaya üşendiğimden girmediğim camiiler. Şimdi olsa girerdim diye düşünüyorum, çünkü sergiler, müzeler,camiiler artık daha çok ilgimi çekiyor ve gidip görmek istiyorum. Fakat hava çok soğuk olduğundan yine bir üşenme payım da olabilir. Sanırım, merakım üşenmeme ağır basar.
1 otobüsü idare edemeyen tur liderimiz. Tanrı onu kutsasın. Resmen grubun bir kısmı camiide kalmıştı, biz turu tamamlamak üzereydik ve kimse fark etmedi. Sonuç olarak grup tamamlandı ve otele geçtik.

Çok şanslıyız ki, otelin süit odasında 5 kız kalmıştık. Zaten -biraz turizmci gibi konuşayım- 3 twin bed 1 french bed vardı. Tam sığmıştık anlayacağınız. Belki de anlamayacağınız. twin bed'i ve french bed'i bilenler anladı. Neyse Kapatalım.

Geziye gelen hocalar, süit odamızla,kendi odalarını değiştirmemiz için ricada bulunmuştu fakat biz kibarca geri çevirmiştik.
Tur rehberiyle bayağı samimi olmuştuk ama o da yalaka şerefsizin biri çıktı neyse o konuya girmeyelim. Süit odayı almış olmamız birazda samimiyetimizden kaynaklanıyor olabilir. Neyse üzümünü ye bağını sorma demişler.


                                                      
                                              Kayak pantolonu ile buz pateni yapan kro - Ben

Otele yerleşttikten sonra, Fahri otele buz pateni yapmaya gittik(Büyük Otelde konaklıyorduk). Yanlış hatırlamıyorsam 40 dakikası 20 TL gibi bir ücreti vardı o zamanlar. Açıkçası normal paten kaymış olanlar için  olanlar için buz pateni yapmak, patenlerin üstünde durmak hiç zor değil.
2 3 defa inanılmaz düşmüş olsamda, yılmadan kaymaya devam ettim.



Ertesi gün, kayak yapma kararı aldık. Çok biliyormuşuz gibi hah! 10 kişi 1 kayak hocası tuttuk (burada random gülmek istedim ama yazımın içine etmek istemediğimden kendimi engelliyorum).
1 saat, 10 kişi doğal olarak sadece kar sapanını öğrenebildik. Bu duruş, ağırlığınızı dizlerinize verip, dizlerinizi kırmanız ve ayaklarınızı uçları bırbırıne bakacak şekilde tuttuğunuz duruş. Çok zor değil. Hatta en kolayı. Bütün kayağı kar sapanıyla tamamladım. Komedi açıkçası. Üstelik, telesiyejle zirveye çıktık. O derece havalıyız yani, bu işi biliyoruz ya ! Her neyse, düşe kalka o zirveden nasıl indim ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Hatta öyle düştüm ki, kayaklar ayağımdan fırladı ve ayarını bozdum o derece. Allahtan bir bilen durdu da, kayağımı ayağıma göre ayarladı. Yoksa kurda kuşa yem olurdum mazallah. 
En son, tam vardım derken bir daha düştüm. Bu düşüş hit düşüşümdü. Düşüş esnasında aklımda tek soru vardı : Öldüm mü lan?. Ölmediğimi fark edince, tüm acılarımı yok sayıp kaymaya devam ettim. Nasıl bir hırs yaptıysam artık, ölümüne kayak yapıyorum.

Selam ! 38342 kilo olduğum zamanlardan merhaba!
         



Kayak yapmayı bitirdiğimde, yürüyemez haldeydim. Sağ bacağımın dizden aşağısında feci bir ağrı. Kırıldı sandım. Doktora gittiğimde düşüşümü anlattım ve bana söylediği tek söz: Kemiklerin sağlam olmasa bacağın sizlere ömürdü yavrum,sadece incinmiş. İki bacağımı karşılaştırdığımda, incinen bacağım diğerinin iki katı olmuştu. Bileklikle daha rahat yürüyordum. Yaklaşık 1 haftada düzeldi, derin bir oh çektim.

Gezi dönüşünde, Bursa'da iskender yemeyi ihmal etmedik. Ne yalan söyliyim, hiç beğenmedim. Hadi biraz reklam yapayım, Büyükçekmecedeki Bursa İskenderin iskenderi bile daha güzel, hatta hayatımda yediğim en iyi iskender diyebilirim.
Ertesi gün ingilizce sınavım vardı hiç unutmuyorum. Fiillerin 2. ve 3. hallerini artık nasıl ezberlediysem, hala aklımda. Bunu da neden yazdığımı bir bilsem, o zaman hayat daha güzel bir yer olacak.

Ben bu geziyi, unutulmaz uludağ olarak adlandırıyorum. İnanılmaz eğlendiğim ve hayatımın ilklerini gerçekleştirdiğim bir geziydi.

Uludağ ölmeden mutlaka görülmesi gereken, huzur dolu bir yer.Yanınızda 2 3 kafa dengi arkadaşınız oldu mu, tamamdır !


Gözde/İçimden Gelen Her Şey

8 Ocak 2012 Pazar

Parfümün Etkisi

Parfüm! Tanrım ! Orada bir durun derim.

Hayatımın en anlamlı parçalarından biri. Parfümlere bayılırım,çeşit çeşit alırım,paramı parfümlere yatırabilirim. Bu benim için bir israf değil,kazançtır. En az 3 çeşit olmazsa sinir olurum,kafaya takarım.
Her zaman aynı parfümü sıkmaktan hoşlanmam.Her duştan sonra parfümlerimi tek tek koklarım,ruh halimi hangisi yansıtıyorsa, onu sıkarım. Bir sonraki duşa kadar,aynı parfümü sıkmaya devam ederim.
Her parfümü kullanmam,özenle seçerim. Karar vermem çok zordur. Benim kullandığım,özenle seçtiğim,büyüsüne kapıldığım parfümü arkadaşlarımın kullanmasını istemem.Beğenip alırlarsa,o parfümü kullanmayı bırakırım. Arkadaşlarımın kullanmadığı başka bir parfüm alırım ya da o parfümü çok seviyorsam o arkadaşımla buluşurken sıkmamak üzere kullanmaya devam ederim.

Parfümün akılda kalıcı etkiler bıraktığını düşünüyorum. Yolda yürüyorsunuz. Yanınızdan biri geçti ve Ahmet'in kullandıgı parfüm kokuyordu. 'Ahmet mi burada?' ya da 'Yoksa o Ahmet miydi?' diye birçok soru aklınıza gelir.Hiç ortada yokken, sadece bir parfüm koktugu, Ahmet'in parfümü koktuğu için aklınıza Ahmet geldi. Parfüm gerçekten akılda kalıcı etkiler bırakır.

Bazı parfümler vardır, ben onlara 'Ucuz Parfüm' derim.Pahalı olmamasından değil,ucuz koktugundan. İsterse dünyanın en pahalı parfümü olsun, önemi yoktur benım için. Midemi kaldıran, koklamaya tahammül edemeyeceğim, bedava verseler kullanmayacağım ve klişe kokan parfümler benim için ucuz parfümdür.
Yanımdan geçen çoğu insanda buna rastlarım.Anında da dile getiririm. Tepkim 'Iyy ucuz parfüm koktu' olur. Buna en çok şahit olan arkadaşım Serim olabilir. Okuldaki çoğu kız ucuz parfüm kullandığından,devamlı dile getirmem çok doğal sanırım.

Bir de şuanda vazgeçmeye çalıştığım 'Boş parfüm şişesi' takıntım var. Parfümü kullanırım,biter. Şişe boş haliyle diğer parfümler arasında yıllanır, gider. Bunu sırf parfümün kokusunu unutmamak için yaparım. Aynı zamanda Onu kokladığımda o zamanlar yaşadığım bir takım olayları hatırlamak için. Kötü bir görüntü oluştursa da- kötüden çok görmemişin parfümü olmuş görüntüsü- benim için önemli. Yavaş yavaş atmaya başladım boş şişelerimi nihayet. Atmadan önce koklamayı da ihmal etmedim tabii. Yine o günlere gittim sonra kendime geldim ve şişeyi attım. Tanrım! Benim için çok zordu.

Gelelim, erkeklere. Parfüm kullanmayan erkek yanıma yaklaşmasın. Yaklaşmak istiyorsa, kendine bir parfüm alsın LÜTFEN. Parfümün nerden alındığı, ne kadara alındığı umrumda değil. Ucuz kokmasın, kalıcı ve etkileyici koksun yeter.

Bu zamana kadar, en çok hoşuma giden erkek parfümleri one million ve hugo boss(boss) oldu. Otobüste, sokakta, metroda kim onu sıktıysa içimden koca bir 'HELAL' derim. Övgüler yağdırırım. 'Zevkli çocukmuş,aferin.' gibi. Ya da kimin sıktığını bilmiyorsam ama koku sağdan biryerlerden geliyorsa, 'Kim bu parfümü sıkan laaaann ' demeden edemem. İmkanım varsa çaktırmadan kokunun geldiği yöne giderim. Aşırı merak ederim.

Parfümlerim de, günlüğüm gibi ' Yangında ilk kurtarılacaklar' arasında. Gün geçtikçe artan takıntılarımdan ilk  2 de. 1. si de zaten Günlüğüm'dü biliyorsunuz. 

Severim, sevin, kullanın ve parfümün ne kadar etkileyici olduğunu görün. Parfüm, şişe içinde duran kokulu bir sudan ibaret değildir. Bir şişe içinde, kullandıkça anılarınızı mühürleyeceğiniz, hatırlamanızı sağlayacak,etkileyecek,etkilenecek bir buluş o Benimse vazgeçemeyeceğim bir şaheser.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey

İzleyiciler