4 Aralık 2012 Salı

Red Bull SoundClash Kanatlandırmaya Geliyor



2006’dan bu yana dünyanın çeşitli ülkelerinde, o ülkenin ünlü gruplarını çarpıştıran Red Bull SoundClash, Türkiye ayağını 14 Aralık 2012’de Küçükçiftlik Park’ta gerçekleştiriyor. Bir tarafta Ska’nın ustası Athena, bir tarafta Alternatif Rock müziğin devi MaNga, sizi müthiş bir müzik şölenine davet ediyor.

SoundClash’te 2 grup için 2 sahne kuruluyor, 4 raunt sürecek olan çarpışmanın sonunda sadece en iyi olan kazanıyor. İlk raunt “Cover Raundu”. Gruplar önceden birlikte karar verdikleri ünlü bir şarkıyı kendi tarzlarında yorumluyor. İkinci raunt olan “Devralma Raundu”nda bir grubun çalmaya başladığı şarkıya diğer grup devam ediyor. Üçüncü raund ise “SoundClash”. Gruplar kendi şarkılarını 3 farklı türde söyleyerek kendilerini gösteriyorlar. Her tarza hakim olmak önemli! Ve son müzikal raunt, “Joker Raundu”. Gruplar o ana kadar gizli tuttukları konuk sanatçılarını sahneye çağırarak son numaralarını yapıyorlar.

Heyecanı doruklarda yaşayacağınız soluksuz bir müzik çarpışması sizi bekliyor.

Konuşmaya dahil olmak için: #rbsoundclash’i takip edebilirsiniz.

http://www.biletix.com/etkinlik/NRDB1/ISTANBUL/tr
http://www.redbull.com.tr

Bir bumads advertorial içeriğidir.

30 Kasım 2012 Cuma

Bugün benim doğum günüm !


Merhaba!



Hayatımın en iyi sürprizi 29 Kasım akşamı çat kapı gelen bu pasta sanırım. Fazla söze gerek yok, o iyi ki var.
Her şeye, herkese inat, en onemlısı gönülden, seni seviyorum. Hiçbir hediye onun yerını tutamaz.


En sevdiğim, papatyalar. Hiç solmasalar, hep canlı, her gün daha da açsalar.

Doğum günümü çok önemsediğim için her seferinde tatmın olamadıgım dogum günleri yaşamış olmam , bu seneki dogum günümde beklentımı oldukça yükseltmişti. Beklentisiz, çaktırmadan ne kadar hayaller kursam da bellı etmedıgım, kendime 'Oha Gözde ! Çok uçma istersen ' dediğim bir süreçti bu açıkçası. Artık geçti saydıgım için itiraf edebilirim diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, bugun o yanımdaydı ve bu gerçekten bana yetti.

Kutlama yapmaya gelecek olursak, yarın arkadaşlarımla kutlama yapacağım ve bu yaşım da boylece geçmiş olacak.

Nasıl da yazasım yok, anlatamam. Şuan gerçekten yazmak için kendımı zorluyorum hahah! Yazmak için yazdıgım bir post daha bitmiş bulunmakta.

Hoş geldin 20 !



Gözde /İçimden Gelen Her Şey

26 Kasım 2012 Pazartesi

NASA - A Human Adventure Sergisi

Biletlerimiz ne kadan hoş ! 

Merhaba !

Bugun yine uzunca bır metrobus yolculugu tamamladıktan sonra A Human Adventure'a gitmek üzere Marmara Foruma gittik. Uzun zamandır merak ediyordum. Bingo !

Öncelikle söylemeliyim ki, sesli anlatımı kiralamadan sergiye girmenizi tavsiye etmem. Biz denedik, olmuyor. Geri dönüp sesli anlatım kiraladık. Ipodlardan dinlediğiniz sesli anlarımın kiralama ücreti kişi başı 5 TL.

Sergi bileti Öğrenci: 20TL   Tam: 25 TL

Sergi 6 bölümden oluşuyor. Gerçekten kaliteli olarak hazırlanmış ve her şeye özenilmiş.Uzaya ilk yolculuktan günümüze, uzayda kullanılan parçalardan ılk astronot kıyafetlerıne kadar her tür parça sergileniyor. Aynı zamanda gerçek boyutlu maket uzay aracı, uzayda astronotların nasıl yemek yedıkleri, ilk zamanlardan günümüze kadar olan gelişimler sergilenmiş.

İlk 2 bölüm son bölümlere oranla zayıf olsa da, insanı şaşırtması açısından çok iyi denilebilir. Zayıftan mükemmele uzanan bir sergi görüşümce.

Serginin bölüm geçişleri tek bir yönde olmadıgından, her bölümü bitirdiğinizde 'Bitti mi ? Bu kadar mıydı? ' gibi soruları kendınıze sormanıza sebep oluyor. Bitmediğini anladıgınızda seviniyorsunuz.

Aynı zamanda uzaya yapılan başarısız başarılı yolculuklar, astronotların uzayda ne kadar zorluklar atlatarak Dünyaya sağ dönme hikayeleri, daha bir çok bilgi veriliyor.

Uzayla ilgili her tür bilgiyi edinebileceğiniz, harika kapsamlı bir sergi. Şiddetle tavsiye ediyorum. Bitmeden koşun, gidin, görün derim.

Serginin sonunda sizi bir uçuş simulatörü bekliyor olacak. Denemeniz tavsiye edilir. Biniş ücreti 10 TL. Uzaya giden astronotların çıkarken neler yaşadıklarını az da olsa yansıtmaya çalışıyor. Güzel bir deneyim oldugunu söyleyebilirim fakat mide bulantısına sebep oluyor, baştan uyarmakta fayda var. Deli danalar gibi döndürüyor, sallıyor. Yavaş inmenizde fayda var, yalpalatıyor. 2 dk süren bir simulasyon olmasına rağmen bu etkileri bırakması ilginç. Astronotlar ne hale geliyor düşünemiyorum bile!

Geri kalanlar için sergiye gitmenizde fayda var.

Bu çok istediğim bir sergi oldugu gibi, onunla bir ilkti. Bunu da eklemeden geçemiciimmm . :)


Gözde / İçimden Gelen Her Şey



25 Kasım 2012 Pazar

# Tiyatroya Gittim



Merhaba !

Uzun bir aradan sonra yapmadıgım bir aktivite gerçekleştirdim ve tiyatroya gittim. Belki şaşırtıcı ama hayatımda ilk kez gittiğimi söyleyebiliriz. En son 5 yaşında gittiğimi saymazsak, gerçekten ilk kez. En azından bilincim yerindeyken ilk kez.

Oyunun adı fotoğrafta da gördüğünüz üzere 'Zorla Evlenme'. Oyun Sganarelle adında yaşlı bir kralın genç ve güzel Dorimene ile olan evlenme kararı, şüphelerı ve ardından bu evlenme durumundan kurtulma çabalarını anlatıyor. Oyun komedi, fakat gülmekten yerlere yatırdıgını söyleyemem. Güldüm mü? Evet güldüm fakat daha iyi komediler olduguna da emınım.

Oyun Taksim, Maya Sahnesindeydi. 18 Kasım Pazar günü, saat 18:00'da. Ertesi gün sabahın köründe sınavımın olması, bu ilki gerçekleştirmeme mani olmadı.
Bu ilki yapmama vesile olan aslında kuzişlerim Bensu ve Berkerdi. Onlar gitmese benim tiyatroya gitmem herhalde yine onumuzdeki birkaç yıl içinde ancak gerçekleştirebileceğim bir aktivite olurdu. Çünkü Tüyaptan Taksime gitmenın ne zor şey oldugunu bilenler vardır aranızda herhalde !

Listemdeki diğer yapmadıgım tüm aktiviteleri bir an önce yapmam dileğiyle !


Gözde /İçimden Gelen Her Şey


6 Kasım 2012 Salı

Tohumlarımızın Nesli Tehlike Altında!


Binlerce yıllık tarım geleneğini barındıran Anadolu topraklarında yetişen yerli tohumlar yaşamın sürekliliğini temsil ediyor.

Atadan kalma tohumlarımız;

* Lezzetli ve sağlıklı gıdaların temini için birer genetik hazinedir
* Binlerce yıldır değişen koşullara uyum sağlayarak günümüze ulaşmayı başarmış numunelerdir
* Tarımsal biyoçeşitliliğin önemli bir parçası ve yaşamın sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazıdır
* Dışarıya bağımlı kalmaksızın ülkemizin gıda güvenliğinin teminatıdır

Ancak bugün Anadolu’ya özgü yerel tohum çeşitliliğimiz yok oluyor. Tek seferlik, ticari tohumların egemenliği nedeniyle gıdamızın ve geleceğimizin güvencesi yerli tohumların nesli tehlike altında! Yeryüzünde zengin çeşitlilikteki yaşamı sürdürebilmek, atalık tohumlarımızı gelecek kuşaklara aktarmamıza bağlı.

TOHUM TAKAS AĞI, yüzyılların bilgisini taşıyan yerli tohumlarımızın korunup yaygınlaşmasını amaçlıyor.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Adım Adım Oluşumu desteğiyle yürüttüğü TOHUM TAKAS AĞI KAMPANYASI’na destek olarak,

* Anadolu’nun dört bir yanındaki ekolojik çiftliklerde yerli tohumların çoğaltılarak paylaşılmasını sağlayacak;
* Bu toprakların yüzlerce yıllık bereketinin, lezzetinin, besin zenginliğinin ve kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesi için sağlam patikalar oluşturacaksınız.

Verdiğiniz desteğin her kuruşu binlerce yeni tohuma dönüşecek...

Kredi kartı ile bağış yapmak istiyorsanız: https://www.bugday.org/portal/BagisAdimAdim.php

EFT/havale yoluyla bağış yapmak istiyorsanız:
Alıcı Adı: Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği
Garanti Bankası Karaköy Şubesi - Şube No: 400
Hesap No: 6295240
IBAN No: TR67 0006 2000 4000 0006 2952 40

www.bugday.org - www.yasasintohumlar.org
facebook.com/BugdayDernegi
twitter.com/BugdayDernegi
Twitter paylaşımlarınız için hashtag: #YasasinTohumlar

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Bond Hızında Telefon!

Sony™ Xperia akıllı telefon serisinin en yeni modeli Xperia™ ion, Ekim ayında Avrupa ile aynı anda Türkiye’de satışa sunuldu. Türkiye’de 2 Kasım’da vizyona giren Skyfall filmiyle lanse edilen Xperia Bond serisi üyesi Xperia™ ion, 42 mbps’ye çıkabilen mobil internet hızıyla dikkatleri üstüne çekiyor. Türkiye’de ulaşılabilecek en yüksek mobil internet hızını sunan Xperia™ ion, akıllı telefon kullanıcıları için fark yaratan bir deneyim sunuyor.



4,6 inçlik Mobil Bravia Engine teknolojisine sahip HD (720p) ekranıyla film izleme keyfini üst seviyeye taşıyan Xperia™ ion, entegre Fizy müzik uygulaması ile sınırsız müzik deneyimi sunuyor. 12.1 MP kamerası ile profesyonel fotoğraf makinelerine taş çıkaran Xperia™ ion, Full HD (1080p) video çekim özelliğine de sahip.

Xperia™ ion bağlantı özellikleriyle de fark yaratıyor. DLNA, MHL veya HDMI bağlantısı ile televizyon, dizüstü bilgisayar ve tablet ile anında bağlantı kurup, resim ve videolarınızı büyük ekranda yüksek kalitede görüntüleyebilirsiniz.

Avrupa’nın en prestijli tasarım ödülü olan 2012 Red Dot Tasarım Ödülü’nün de sahibi olan Sony Xperia™ ion James Bond’a yakışır teknolojik özellikleri şık bir tasarımla birlikte sunuyor.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

1 Kasım 2012 Perşembe

Fala inanma, falsız kal.

Merhaba sevgili okuyucu,

Bu yazı, faldan soguman için ozel olarak hazırlandı.

Ah biz Türkler! Ah biz nasıl fal severiz ama nasıl !
Milletimize özgü Türk kahvesi oldugu sürece falseverliğimiz devam edecek bu bir gerçek. Türk kahvesine aşık bir insan oldugum halde bir gün gelsin ve Türk kahvesi hangi kahve çekirdeğinden yapılıyorsa o çekirdeğin soyu tükensin, yetiştirilemesin, her neyse işte!!

Yahu nedir bu fala inanma olayınız? O fallar yalan kardeş inanmayın. Tamam bazısı gerçekten bilebilir, ama şunu bilin ki geçmişinizi bilse de geleceği asla bilememez. Onu sallıyordur büyük ihtimalle. Çünkü gelecek göreceli bir kavram. Her hareketinizde gelecek değişiyor, sizin seçimleriniz değiştikçe gelecek de değişiyor. Ama insanlar bunu düşünemiyor.

Size der ki, filancayla kavga edeceksin ve görüşmeyeceksin. Filancayla kavga edersin belki ama alttan alırsan gayette aran bozulmaz, görüşmeye devam da edersin, falcı ne olur ? Göt olur.

Falcı demiş ki, sen üniversiteyi kazanamayacakmışmışmışsın. Hadi be! VALLAHA mı ? Çok sağol canım. Yürü git lan. Ne uyduruyorsun. Bir kere sen götü sıksan gayette kazanırsın o okulu. Çalışmıyorsan kazanamazsın bu kadar basit !

Ya da evlenince 3 çocugun olacakmış. İşte sana bunu söyler, sen de gider inat edersin evleneceğin varsa bile evlenmezsin. Ne olur sonra? Gelecek değişmiş olur. Falcı da göt olur.

Kısacası, adam fal bakar, söyler. Bunların olup olmaması sızın elınızdedir. Kaderi insan kendı çizer bebişlerim.

Sormayın, çok kızıyorum şu fal olaylarına. Bundan 2 sene öncesine kadar ben de inanırdım. Fakat göya kahve falı bakabılen falcı kılıklı biri piskolojımı bozunca nefret ettim. Tam anlamıyla nefret hemde !

Daha buraya yazmak ıstedıgım o kadar şey var ki, yazdım sayın. Özel hayatımı dökemeyeceğim.

Siz siz olun, fal baktırmayın. Gereksiz. Bu hayatta ne yaşayacaksan kendı ıstek ve tercıhlerınle yaşamalısın. İyi yada kötü, her şey bizler için var.En azından kendı tercıhın. Yaşadım, mutlu oldum ya da üzüldüm, bu benım tercihimdi diyebilmeli insan.

Fala inanma, fal da baktırma. Falsız kal.

Öpüyorum.


Gözde / İçimden Gelen Her Şey

31 Ekim 2012 Çarşamba

Okul mu ? O da ne?

Selam !

Bugün buraya içimi dökmek için yazıyorum. Tanrııımm okula gitmek artık tam bır facia !

Uzuuun bir aradan sonra okula gitmenin zorlugu gerçekten paha biçilemez.Üstelik yolunuz evden okula kadar toplam 2 saat sürüyorsa tadından yenmez bir hal alıyor. Otobüse bin, metrobuse bin, tramvaya bin. Yürüü yürüü !!!

Yazın tempolu ve oldukça yorucu bir çalışmadan sonra yine neredeyse aynı tempoyla okula gitmek düşüncesi  bile insanı çıldırtmaya yetiyor. Neredeyse değil, aynı tempoyla. 5 gün okul mu olur arkadaş ! Böyle ızdırap görülmedi! Üniversiteye mi gidiyorum liseyemi anlamadım gerçekten. Geçen sene 2 gün olusunun acısını bu sene 5 günle çıkartıyorlar sanırım.

Neredeyse vizeler gelecek, geldi gelecek, 1 sayfa notum yok, onu da geçtim, okula gittiğim gün sayısı bir elin parmakları kadardır. Acilen çeki düzen verilmesi gereken bir durumdayım. Silkelen Gözde !

Okulun 5 gün olması da bir bahane değil aslında okula gitmemem için. Geçen sene 2 gün olmasına rağmen 5 gün yatıyordum, okula gitmem gereken o 2 günü de kendime tatil ediyordum. Neymiş, okula gitmem gereken günde gitmeyince daha tatlı oluyormuş. Hadi oradan !

Geçen sene, tam teşekkürlü hazırlanıp tam kapıya gidip evden çıkacakken vazgeçtiğimi, gidip simit pogaca alıp kendıme kahvaltı hazırladığımı, çay- kahve keyfi yaptıgımı da hatırlıyorum. Buna rağmen tüm derslerden geçtim. 1 ders hariç ki bu dersin sınavını arkadaşım Doğuş -kulakları çınlasın- sayesinde kaçırdığımı bilmenizi isterim.

Sözün kısası, benim uyumam gerek, yarın okul var ve yine şehir değiştirerek okula gideceğim.

İyi geceler millet !


Gözde / İçimden Gelen Her Şey

25 Ekim 2012 Perşembe

Mutlu bayramlar !

Merhaba !


Kimileriniz daha küçüksünüz, bayram harçlıkları ıcın yanıp tutuşan bir haliniz var. Kimileriniz zorla bayramlaşmaya akrabalarınıza gidiyorsunuz. Kimileriniz belki de seviyor bayram gezmelerini. Bayramda ikram edilen baklavaları yemeyi. Tutulan kolanyayı geri çevireniniz, çevirmeyeniniz.. Belki de kolanyayı siz tutuyorsunuzdur misafirlerin ellerine. Kim bilir.

Kimileriniz de yalnızlıgı seviyor, bayramda yalnız kalmayı tercih ediyor ya da yalnız geçirmek zorunda kalıyor ama bu durumdan oldukça memnun.

İsteyene her gün bayram aslında. Birilerini arayıp hal hatır sormak için ya da büyüklerin ellerini öpmek için bayramlar beklenmemeli. Bu sebeple bayram günlerini diğer günlerden ayıran hiç bir özelliğinin olmadıgını düşünüyorum. Bayramları önemsemiyorum.

İstediğimi ararııım istediğimi aramam, bayramda neden aramadın diye hesap soranları da itici bulurum.

Herkese mutlu , türk kahvesi tadında bayramlar.


Gözde /İçimden Gelen Her Şey



23 Ekim 2012 Salı

Bond, Sony ile İstihbarat Topluyor!

23. macerasına çıkan James Bond’un yeni filmi “Skyfall”, 2 Kasım’da vizyona giriyor. Bu sefer MI6 saldırı altında ve James Bond hem arkadaşlarını korumak, hem de M’e olan sadakatini kanıtlamak zorunda. Sen de gerçek bir Bond hayranıysan, Sony’nin sürükleyici sosyal medya oyunu “AjanS” bir hayli ilgini çekecek.

Sony, “Skyfall” lansmanı ile birlikte geçenlerde açıkladığı sosyal medya oyununun ilk görevini dün verdi. Bond’un zihni sinir alet edevatları olmadan sıkıntıya düşeceğini düşünen Sony, “4 ekran ile Bond’a yardım et” görevini açıkladı. Q’nun verdiği görevde 4 ekran olarak TV – Tablet – Akıllı Telefon ve Laptop düşünülmüş. Bu 4 ekranın nasıl kullanılacağı da kullanıcılara bırakılıyor.



Q’nun sorusu ise şu şekilde:

“Eğer sen olsan, bu 4 ekrandan hangisini seçerdin ve o ekrana hangi özelliği eklerdin?”







Sen de bir ekran seç, farklı ve Bond’un işine yarayacak bir özelliği Twitter’da #M1benyaptım hashtag’i ekleyerek paylaş. En çok retweet edilen ve Sony jurisi tarafından seçilen fikirlerin sahipleri, Bond’un güvendiği Sony Xperia Tablet S, Gala Gecesi davetiyesi ve Bond 50. Yıl Blu-ray seti kazanacak.

Bakalım gerçekten Bond’a yardımcı olabilecek zihni sinir bir yanın var mı?

Yeni görevleri öğrenmek için, #AjanS hashtag’ini takibe devam et.

https://www.facebook.com/SonyTR
https://twitter.com/Sony_Turkiye #AjanS #M1benyaptım

Bir bumads advertorial içeriğidir.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Oğğğ Papatya


Çiçekler güzeldir. Papatyalar daha da güzel. Bu papatyalar ondan gelmişse en güzel. Hiç solmasalar diyorsun.. Soluyorlar. Belkide çiçekler solmalı ama aşk baki kalmalı.


Gözde / İçimden Gelen Her Şey

19 Mayıs 2012 Cumartesi

İlk İşin, İlk İş Günü

Merhaba!


Bugünlerde blogumu günlükvari bir şekilde kullanmaya karar  verdim. Bugün size ilk iş günümden bahsedeceğim.

O gün, yanı perşembe günü ilk iş günümdü. Sabah karga bokunu yemeden uyandığım bir saatte, sersemlik ve topuklu ayakkabılarımı çantama mı koysam yoksa giyip mi gitsem düşünceleriyle beraber hazırlanmaya başladım. Yaklaşık 40 dakikada hazırdım.
Uzun zamandır, yaklaşık 2 senedir çalışmadığım için ve patates olmanın rahatlığını üstümden atamadığımdan ''Neden çalışıyorum ki yaa?'' ve '' Neyse kızım biraz çalış götünü yayarak ömür geçmez'' gibi sorular aklıma gelmedi değil. Beş günümü evde, herzamanki üçlü koltugumda yayılarak geçirmenin boşluğunu iş ile doldurmam mantıklı bir karardı aslında. Fakat yine de vazgeçmesi zor bir eylem. İki gün okula gitmemi, daha doğrusu çoğu zaman gitmememi de göz önüne alırsak, bu fırsatı değerlendirmem, ileriki zamanlarda bana olumlu yansıyacağını da aklıma getirdi. Tüm bunlardan sonra, işimi sevdiğimi ve zamanla bu tempoya alışacağımı biliyordum. Başlamanın tam zamanıydı.

Şehir değiştirmek üzere otobüse bindim ve avcılardan metrobüs aktarmasıyla cevizlibağ'a oradan da tramvay ile sirkeci'ye gittim. Otele yaklaştıkça kalbim herzamanki temposunu hızlandırdı ve ağzımdan her an çıkabilir gibi hissettim. Aslında ilk kez o otelde çalışmıyordum. Daha önce stajımı da o otelde yapmıştım. Kadronun  değişmesiydi beni en çok endişelendiren. Çünkü yenilikleri sevsem de, yeni insanlarla tanışmak, tanımadığım birini tanımaya çalışmak beni her zaman endişelendirirdi. Güven duygusu benim için önemli oldugu için, tanımadıgım bir kişiye güvenememem buna sebep oluyordu.

Otelin personel girişinden girmemle birlikte insan kaynaklarına gittim ve daha sonra yanıma aldığım pantolonum ve topuklu ayakkabılarımı giyerek ofise çıktım.
Ofiste M. vardı. O da benim gibi yeniydi, sadece 3 gün önce işe başlamıştı. Fakat oldukça alışmış gibi gözüküyordu. Bana kitlerin yerini gösterdi ve alışmamı hızlandırmak için oldukça sıcakkanlı bir tavırla yaklaştı. İyi birine benziyordu. Kısa, çenesinden 3-4 santim uzun karamel rengine dönük saçları vardı. Oldukça ince yapıda bir kızdı. Bana Sevcan ablamı hatırlattı. Sevcan ablam, daha önce o otelde staj yaparken yanından ayrılmadığım ve birlikte rezervasyonlara baktıgımız, bana ilk Fidelio'yu öğreten kişiydi.

İlk gün oldugu için diye düşünüyorum, çok gergin, stresli hissediyordum. Hava almaya çıktıgımda ''Acaba çıkıp gitsem mi ?'' diye düşünmedim değil. Çıkmazda gibiydim, daralmıştım. Fidelio'da rezervasyon girmeyi de unutmuş olmam benı daha çok geriyordu. Çünkü 2 sene önce yalayıp yutmuştum, öyle ki oteldeki hiç kimse benim stajer oldugumu bilmiyordu. Öğrenenler de şaşırıp kalıyordu. Sağ olsun S. , bana unuttuklarımı teker teker amlattı ve ben de not aldum.
Saat 15:00 sularında stresim oldukça azalmıştı. Ortama uyum sağlamaya başlamıştım ve daha az hava almaya çıkıyordum. Sadece üzerimde aşırı bir ağırlık ve bununla birlikte bir yorgunluk vardı. Ağırlığın sebebini çözemesemde, yorgunluğun sebebi kesinlikle bir önceki gün eskişehir'den dönmüş olmam ve ertesi gün yani 17 Mayısta erkenden kalkıp işe gitmemdi.

O gün, 18:30da işten çıkmam gerekirken 19:30da çıktım. Bunun sebebi rezervasyondaki yogunluk ve benım unuttuklarımı hatırlama aşamasında olmamdı. Eğer sistemi unutmamış olsaydım 1 saat mesai yapmamıza gerek kalmayabilirdi.

Saat 21:30 sularında eve vardıgımda bitmiştim artık. Gökçe ile bir kahve içtik ve daha sonrasında yatağıma yöneldim, ertesi gün çalar saati duymayı dileyerek.

Gözde /İçimden Gelen Her Şey

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Şans Bana Göz Kırptı!

Merhaba!

Yeni haberlerle karşınızdayım. Yarın itibariyle yeni işime başlıyorum. Son zamanlarda yaşadığım en büyük şans bu. Gerçekten boktan günlerimin arasına şıp diye girdi ve hayatımı düzene soktu. Sanırım çalışırsam daha düzenli bir hayatım olacak. Yat-kalk monotonluğundan oldukça sıkılmıştım zaten. Hayat geçmez böyle arkadaş!

Bir salı günüydü. Telefonum çaldı, bilmediğim bir numara arıyordu. Evim Şahane beni arıyor diye düşündüm ve telefonu açtım.- Evet, evim şahaneye başvurdum!
Arayan işe başladığım otelin genel müdür yardımcısıydı. Çarşamba günü iş görüşmesine gelebilip gelemeyeceğimi sordu, tabi ki ben de gelebileceğimi söyledim.
Son iş görüşmelerim boktan geçtiği için çok umudum yoktu aslında. Bilirsiniz, siz insan kaynakları ne der! ''Biz sizi ararız.'' Bu cümleyi duydugumda her ne kadar ''Oldu görürsem söylerim'' veya ''OK KİB BYE'' gibi malca cümleler söylemek istesemde kendimi tutuyorum ve oradan hızlıca uzaklaşıyorum.
İş bulmak gerçekten zormuş. Hele ilk işse, yanı gerçek anlamda ilk işse daha da zor. Çünkü kimse şans tanımıyor. Yahu içimde turizm ateşiyle yanıp tutuşan ve sadece bir şans isteyen biri var ! Bunu görmek bu kadar zor olmamalı!
Sonuç olarak, şahane bir iş görüşmesiydi. Daha önce stajımı o otelde yapmanın verdiği avantaj sayesınde daha da hızlı sonuçlandı. Bu da, otelin gerçekten değişmesinden kaynaklanıyor-kadronun değişmesinden. Çünkü daha önce de gitmiştim ve saatlerce bekletilip, üstelik görüşme bile yapamadan geri dönmüştüm.

İş görüşmesinin ardından tabıkı yenı pantolonlar, ceketler, topuklular almam gerekti. Malum, ne zamandır çalışmadıgımdan hepsi fosil olmuştu.

Şimdilik haberler bu kadar. İş maceralarımı da yazacağım, öpüyorum.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey


3 Mayıs 2012 Perşembe

Bahar geldi, Babetler dışarı!

Merhaba! 

Bahar geldi, yaz da kapıda. Babetler kutularından çıkarıldı dolayısıyla. Hiç babeti  olmayanlar babet almaya başladı, olanlar dahasını istedi.
Babet giymeyi geçen yaza kadar sevmezdim. Fakat bu bahar öyle babetler görüyorum ki, en yakın zamanda koleksiyon yapacak kadar alacağım her halde.
İnternette Trendyol,Shoe Tek Fiyat gibi bazı giyim sitelerini takip ediyorum. Gerçekten çok uygunlar. Fakat Trendyol'dan alışveriş yapabilmek ve beğendiğini alabilmek için gerçekten çok hızlı davranmak gerekiyor. Bir ayakkabıyı beğeniyorsunuz ve bir bakıyorsunuz, ''Tükendi'' yazıyor. Ya da numarası yok. Bu yüzden maillerle içli dışlı olmakta ve mail gelir gelmez sitenin içine düşmekte fayda var.
Shoe tek fiyatda öyle bir sorun yok. Fiyatlar gerçekten ''Tek fiyat''. Topuklu ayakkabıların çoğu 53 TL. Babetler 35-40 TL arasında değişiyor. Tükenme gibi bir durum yok. İstediğiniz zaman, istediğiniz sayıda alabılıyorsunuz.

Ben de bugün bakındığım ve hoşuma giden bazı babetleri paylaşmak istedim.

35TL
           
35TL

50TL

35TL
Bunlar Bambi'dendi. Gerçekten çok hoş değiller mi ? Fiyatları da çok cep yakmıyor.

35TL
Bu da Shoe Tek Fiyattan. Değişik bir model, denemeye değer bence. Ayrıca, internetten bakıp, mağazasında deneyerek de satın alabilirsiniz. Bağdat Caddesi, Etiler, Merter;Yeşilköy,Nişantaşı gibi semtlerde mağazaları var. 

Gözde/İçimden Gelen Her Şey

30 Nisan 2012 Pazartesi

Sessiz Post

Merhaba,

Bu post, sessiz olacak. Son sessizliğim. O kendini biliyor. Sadece, bir damla kaldı.
1- Sabır taşı değilim.
Sabırlıyım, oldukça. İşime gelen konularda sabırlıyım. Sabredebilirim ben. Fakat damarıma defalarca basılması beni çileden çıkartıyor. O yüzden, bu son sessizliğim. Sadece bir damla kaldı. Sadece bir.
2- Seni seviyordum.
Evet, bir aralar. Şu an adının üstü çizilmişlerdensin sen de. Üzülmezsin bilirim. Üzülme de. Sadece, umarım hak ettiğini yaşarsın. Sadece bu.
3- Uzaklaş.
Arkamdan atıp tutmalarından sonra hala nasıl oluyor da böyle yüzsüzlük yapabiliyorsun? Bence, uzaklaş. Benden çok çok uzaklaş. Adını ağzıma almam bile kirletiyor beni. Uzak dur.
4- Nankör, senin adın.
Sen adını biliyorsun. Bunu okuyacağından da eminim. Bunu bil ki, sen nankörsün. Bunu, öfkemden ayırarak yazıyorum. Gerçekten otur ve düşün. Aynı sofraya oturdugun insana nankörlük yapıyorsun. Büyük bir iftira atıyorsun. Yok yere, boş bir şeyin peşinden koşuyorsun. Sen gerçekten nankörsün. Arkadaşını bir hiç ugruna değiştirebilecek kadar nankör.
5- Tekrar ve son olarak,
Umarım, hak ettiğini yaşarsın. Kötülüğünü hiç bir zaman istemediğim için bu iftiralara maruz kaldım zaten. Bunu da kötü algılayabilirsin, umrumda değil. Ama gerçekten, EN hak ettiğini yaşa.

Haklılar her zaman kazanırlar. Bunu unutma.

Şunu da sakın unutma;

Gururun ve kalbin birbirini yemeye başlayacak. Elin telefona gidecek ama hiç bir zaman cesaret edemeyeceksin.
Çünkü, ben çoktan kazandım bile.

Sağlıcakla kal, eski dost.


Gözde/İçimden Gelen Her Şey

28 Nisan 2012 Cumartesi

İyi ki doğdun Gökçe !

Merhaba!

Bugün yan komşum , aynı zamanda çok sevdiğim arkadaşım olan Gökçe'nin doğum günü.

Bu akşam planlarda bir değişiklik olmazsa, kafaları çekeceğiz. Uzun zamandır içki içmiyordum, bu iyi olacak gibi. Doğum gününü en içkili şekilde değerlendireceğiz.

Dün gece saat 00:10 iken, Gökçe'ye bir mektup yazdım, kat kat kağıtlara sardım ve odasının camındaki mermere koydum. Nasıl oldu, tabıkı de çok zor oldu ! 9. kattayız, boyum kısa, mektubu koyamıyorum arkadaş ! Ben de aldım maşayı, hoop mermere bıraktım. O kadar heyecan yaptım ki ve o kadar dizlerim titriyordu ki, aşağı uçacaktım.

Daha sonra, kapı çalıyor. OHA! Gökçe geldi lan ev bok gibi ne yapacağım ! korkusuyla birlikte kapıyı açtım ve ''Ev müsait dimi?'' dedi. Ben de her zaman açık sözlü oldugumdan, ''Evi bok götürüyor ama gir istersen kasjdl '' dedim. Aramızda pisliğin lafı olmaz herhalde :D

Bugün bize geleceği için haftalardır yapmadıgım temizliği bugun yapmam gerekiyor ve ben oturmuş blog yazıyorum. Sorun değil, hallederiz.

Son olarak, iyi ki doğdun iyi ki varsın. Zor günler olur, kısa sürerler ve çok uzun geçerler. Aynı zamanda çok zor. Güç, sensin. Güç, sen olmalısın çünkü sen bir avukat olacaksın. Güç, senin adın olmalı.

Tamam hadi fazla şımarma canım. ( :D )

Son olarak, bebek sevgini kırmak adına şu resmi paylaşmayı da görev bilirim.



Gözde/İçimden Gelen Her Şey

27 Nisan 2012 Cuma

Couch Potato Means Gözde

Merhaba! 
Ben bir moronum. Ben boş bir insanım. En azından son bir kaç aydır !

Temizlik yapmaktan nefret ederim. Ve dolayısıyla şuan evi bok götürüyor. Karnım aç, alışveriş yapmaya üşendiğimden dolapta sesim yankılanıyor. Dışarıdan sipariş etmekten telefon faturası da girecek, dahası harçlığım 3 günde bitiyor. Dışarıdan sipariş etmek yerine migrosa gitseydim, yiyecekleri sığdırmak için balkonları da kullanmak zorunda kalabılırdım. Ama ben ne yaptım? Full kalorili burgerler, tostlar, çiğköfteler yedim, yediğimi de yıkamadım. Bulaşık makinesi boş, bardakları en azından koyayım diyorum ama nafile, içime bir asalak kaçmış gibi ! Yeniden ergenliğe girmişim gibi!

AA duş almıyordur bu piiiis ! dediğinizi de duyar gibiyim. Yoook! Duş alırım evelallah. Kişisel temizliği severim. Ev temizliğini de severim ama ben yapmadığım sürece.

Yaz da geldi, gelecek. kendime daha da çeki düzen vermem gerekirken, iyice saldım. Saldım, sandal oldum. Bu cümleyi okuduktan sonra isterseniz sayfayı kapatabilirisiniz. Çünkü aşağıda da okuyacaklarınız size çok süper bilgiler vermeyecek, deha yapmayacak.

Bloga yazı yazmıyorum, günlerdir yüzüne bile bakmıyorum hatta! Bumerang'tan teklif gelmese daha 10 gün açmayacaktım herhalde. Bugün de saçmalama fikrim yoktu aslında, fakat Güven'in bir tweeti beni dürttü ve ''Saçmalasan da yaz !'' dedim kendime.

O kadar boşum ki, devrik cümleler, noktalama işaretleri umrumda değil.
Geçici bir dönem diye düşünüyorum fakat yakın zamanda geçse iyi olur! Aksi taktirde kendimi kaybedeceğim.

Bütün gün ne yapıyorum?
Uyan, kahve yap, salondaki her zaman oturduğun 3lü koltugun ortasına otur, sehpaya ayaklarını uzat, televizyonu aç, laptop'ı aç.
Daha sonra, twitter'ı kontrol et, maillerine bak. Sims'i aç. Beril ile Egemen'e çocuk yaptır dur, hastahanede kız doğum yaparken ,bebek kız mı erkek mı olacak diye heyecanlan! Onların hayallerini gerçekleştir, ugraş dur! Ne önemli sormayın!

Ve yatana kadar, oldugun yerde otur. Kapı çalarsa aç, telefon çalarsa bak, çişin gelirse gitmeye üşen. En sonunda da altına yapacağını hisset ve tuvalete koş.

 Aslında şu an çok gerçekçiyim. Tamamiyle saçmalıyorum. Sims oynamaya ne zaman başlasam bu hale geliyorum. Bkz: Bir sonraki gün vizesi olan bir insanın Sims oynaması.

Bunlar son bir ayın gerçekleriydi. Umarım beni sevmeye devam edersiniz, öpüyorum.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey

TTNET Genç Yeteneklerin Yanında!
















TTNET’in “Yeteneğe Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek Projesi”yle, gençlerimiz yeni kariyer firsatlarını keşfediyor.

Bilişim sektörüyle tanışan gençler, aldıkları eğitimlerle iş hayatına hazırlanıyor. TTNET, Türk ekonomisine destek oluyor. Siz de bu ücretsiz eğitimler hakkında bilgi almak için hemen tıklayın.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

15 Nisan 2012 Pazar

Hayal Ürünü Vol. 4.1.

Bir film şeridi geçti gözümün önünden. Geçmiş, onu tanıdığım o ilk gün. Herşeyin ne kadarda güzel oldugunu anımsadım tekrar. Uzun zamandır ona duydugum aşk ve aşka baskın olan nefretımden başka bir düşünce geçmiyordu aklımdan. Şuan hissettiğim duygu, başımı döndürüyordu. Sigarayı ilk kez içine çeken bir insanın o an hissettiği baş dönmesi gibiydi.
İçeri girmeden önce son bir kez, uzun uzun baktım ona. Bir daha bakmayacağımı, bu sabah kararlaştırmıştım. Beni her gün öldürmesindense, bir anda öldürmesi daha az acıtacaktı.

İçeri girdim, oturdugu masanın yanına vardığımda, her zamanki nazik tavrıyla karşıladı benı. Sandalyemi çekti ve oturmama yardımcı oldu. Mahçup bir insanın aceleci ve aynı zamanda hantal davranışları göze batıyordu. Yapmacıklaştırıyordu onu.

Ellerim terlemiyordu. Gözlerim parlamıyordu. Midem bulanmıyordu. İçimden ona delicesine sarılmak dahı gelmıyordu. Sorsalar aşıktım. Bu kadar zaman neyin acısını çekmiştim anlam veremıyordum.

''Nasılsın?'' dedi. Bu neydi? Nasıl bir soruydu? Nasıl olmamı  ve nasıl bir cevap vermemi bekliyordu? Dalga mı geçiyordu? Nasılsın sorusuna verilebilecek en sıradan cevabı verdim : İyiyim, sen nasılsın?
''İyi değilim, çok hatalıyım.'' dedi. Öyle de olmalıydı. Anladım ki, gözyaşlarımı ona iade etmeme pek gerek kalmamıştı. Acısı, gözlerinden okunuyordu, bunu bir deli bile fark edebilirdi.
-Beni buraya neden çağırdın?
-Çünkü... Bunu söylemek o kadar zor ki, yüzüne bile bakmaya cesaretım yok.
-Fazla vaktim yok, akşam yemeği için hazırlanmalıyım.
- Seni hep sevdim. Seni terk etmek çok büyük bir hataydı ve daha büyüğü, sana ettiğim hakaretler ve  senı aldatmamdı.. Ne desen haklısın ama en büyük isteğim, beni affetmen ve yaşananlara sünger çekmen..


Sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu. Daha fazla devam etmese iyi olurdu, klişe sözlerinin onu affetmeme yeteceğini sanıyordu, yanılıyordu. 2 yıl önceki ben değildim artık. Kimse olamazdı. 2 yıl insanın kendısıyle bırlıkte çok şeyi değiştirirdi. Bunu hesaplayamamıştı.
Bugün, bunların olacağını bilerek ve bu sözleri duyacağımı tahmin ederek buraya gelmiştim. Tahminim beni şaşıtmamıştı fakat bir konuda yanılmıştım. Onu sevdiğimi sanmak.. Bu tam bir yanılgıydı.

Hiç bir şey söylemedim. Söylenecek hiç bir söz kalmamıştı. Ayağa kalktım, ve hızla kapıya yürüdüm.

-Lütfen gitme.. dedi. Artık ne söylese boştu. Bazı acılar vardı ki, sünger çekilemiyordu.


Bir tümör gibiydi, kötü huylu bir tümör. Her gün büyüyordu. Beynimin ameliyat için çok riskli bir bölgesinde gibiydi. Ya onunla ölecektim, ya da onu aklımdan çıkarmaya çalışırken.

Bu sözleri ben söylemiştim. Bunda da yanılmıştım. Bu tümörü aldıralı meğerse çok olmuştu, tarihini unuttugum bir ameliyat gibiydi.
Fark ettim. İnsanın içinde ukte kalan şeyler, onu yanıltmaya yetiyordu. Gerçek olmayan ya da unutulan bir aşkın sürdüğünü sanmak bir yanılgıydı. Halbuki aşk acısı kısa sürerdi. Terk edilen ve yılların geçmesine karşın hala sevdiğini söyleyenler bu yanılgının tam ortasındaydı.

Bu yanılgı, terk edenin geri dönmesiyle son bulacaktı, tıpkı benimki gibi...
Çünkü, uzun bekleyişler sonunda elde edilenin kıymeti kalmazdı.
Artık, çok geçti, sevmek için çok geç. Terk etmek için doğru zamandı.

-Seni sevmiyorum. dedim. Söylenecek en güzel cevap oldugunu fark ettim, ve restorandan ayrıldım.


Gözde/ İçimden Gelen Her Şey

Bana Bir Ben Yetmiyor!

Merhaba. Bana bir ben yetmiyor fazla ben'i olan varsa 1 tur verebilir mi ? Bir şey deneyeceğim.

Küçükken hepimize ''Büyüyünce ne olacaksın? '' diye sorarlardı.- ki hala soruyorlar. Büyüyünce ne olacaksın demiyorlar da, bana en çok yöneltilen soruyu söyleyeyim, '' Bu okulu bitirince ne olmuş olacaksın sen şimdi ?''.
Diyecek fazla bir şey yok herhalde. Kardeşim Otel İşletmeciliği okuyorum diyorum sana! Ne olabilirim sence ? Doktor olacağım tabiki. Hey Allahım !
Konuyu her zamanki gibi saptırmamı da görmezden gelecek olursak, küçükken her yıl farklı bir meslek söyleyen döneklerdendim açıkçası. İlk önce doktor olacağım dedim, bir sonraki yıl avukat, bir sonraki yıl albay. Liseye geldiğimde kendimi Turizm ve Otelcilik lisesinde buldum. Bu liseye çok kararlı girdiğimi de söyleyemem, bütün lise hayatım boyunca ne zaman 'Turizmi neden seçtiniz ?'' ya da '' Bu liseye gelmeye nasıl karar verdiniz''gibi bir soru duysam aklımın iletişim lisesinde kaldığını söylemeden geçmem.

'' Keşke İletişim Lisesine gitseydim yeeaaa'' 

Turizm de harika bir sektör, fakat aklım gazetecilikte, yazarlıkta, muhabirlikte, daha doğrusu televizyon ve gazetecilikle alakalı herşeyde. Bir yandan da Turizmde tabi.''Turizmde nasıl çığır açabilirim? '' gibi konuları düşünüyorum. Düşünmekle kalmayacağım, imkanım olursa yapacağım da. Fakat, yine bunlara rağmen, içimde bir Turizm ateşi yanmasına rağmen aynı anda bir çok mesleğim olmasını ve hepsini aynı anda yürütmek istiyorum. Bu arada günler ne zaman 902340 saat olacakmış ?

Bir yandan gazeteci olmak istiyorum, gazeteye haber yetiştirmeye çalışmak istiyorum, haberim yayınlansın diye hırslanmak istiyorum. Bir yandan turimci olmak istiyorum. Yüksek mevkiilere gelip tatili mutlu biten konuklar ağırlamak istiyorum. Bir yandan kitap yazmak istiyorum, yazar olmak, ölsem de adımı yaşatmak istiyorum. Bir yandan veteriner olmak istiyorum, köpekleri bağrıma basmak istiyorum. Aynı zamanda Köpek barınağı da açmak istiyorum. İstiyorum da istiyorum.! İstekler bitermi hiçç !

 Aynı zamanda holdingim olsun istiyorum. Adı bile hazır. TwoG* Holding olacak. Çok mu abartmışım ne ? Amaaan abarttıysam abarttım kime ne ?! 

Dikkat: Bu blogda hayal kurmak dibine kadar serbesttir. Her türlü holding, otel, kanal stoklarımızda mevcuttur.

Sonuç olarak, bunların sadece birini seçmek zorunda kaldığımı düşünürsek, bir ben bana yetniyor! Sahi, klonlanma bulunmuştu dimi ?

* TwoG : İkiG olduğunu düşün, ve bunu ingilizceye çevir. Evet yaptın! Çok zekisin!


Gözde /İçimden Gelen Her Şey

6 Nisan 2012 Cuma

Bu Bir Araba Olamaz !


Tanrıııııım ! Bu arabaya bayılıyorum !
Fakat her zaman kullanmak için ideal değil. Arada, keyfine binmek için süper !
Ayrıca, Markasının ve modelinin ne oldugu hakkında hiç bir fikrim yok. Bilen varsa benımle paylaşabilir mi?

İçimden Gelen Her Şey / Gözde


2 Nisan 2012 Pazartesi

Anılarınızı Duvara Yansıtın!

Ailece gittiğiniz yaz tatilinde yaptıklarınızı yeni Sony Projektörlü Handycam ile kaydettiyseniz istediğiniz her yerde ışıkları biraz kısarak sevdiklerinize izletebilirsiniz. Diyelim ki tatilden sonra annenizin evine gittiniz. Malum emektar televizyonların usb girişi ya da SD kart girişi olmayacaktır. Peki ne mi yapıyoruz? Işıkları kısıp, yeni Sony Handycam’inizin projektörünü açıyorsunuz ve tüm anılarınızı duvara yansıtıyorsunuz. İşte hepsi bu!
















Sony’nin, Handycam’in tanıtımı için hazırladığı bu kısa videoda görüntü kalitesi ve kameranın diğer özellikleri sanki kendi evimizde gerçekleşiyor gibi canlandırılmış. Şimdi hayal gücünüzü zorlayın ve projektörünüzü nereye yansıtacağınızı düşünün. Çünkü artık her yüzey bir sinema perdesi...

Bir bumads advertorial içeriğidir.

28 Mart 2012 Çarşamba

Hayal Ürünü Vol. 4

Sabah olmuştu. Güneş gizliyordu kendini benden. Doğsun istiyordum, göstersin kendini. İstediğinde gelmeyen, istemediğinde çoktan gelmiş olan sevgiliye benzetirdim onu. Saat beşi gösteriyordu. Günlerden pazardı. Normalde bu saatlerde derin uykumla baş başa olmam gerekirdi. Bedenim, kalbimle ve aklımla baş başa olmamı emredercesine uyandırmıştı beni sanki. Düşünmeliydim.

Yıllar sonra onu görecektim. Bir zamanlar adını bile duymak istemediğim kişiyi, şimdilerde delicesine görmek arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Çok zor bir karardı bu. Acılarımı, göz yaşlarımı sineye çekmek, benim için oldukça zordu. Yıllar, insanın düşüncelerini değiştiriyor, acılarını hafifletiyordu. Göz yaşlarını dindiriyor, bazı anlar unutturuyordu bile. Sadece bazı anlar. Yüzünü gördüğüm an, tüm göz yaşlarımı hatırlayacağımı biliyordum. Acılarımı, bitirdiğim antidepresan ilaçlarımı, her şeyi...

Güneş kendini göstermeye başladığında, hala yatakta oturuyordum. ''Neden bu kadar erken kalktın?'' dedi. Kocamdı. Evet, ben evliydim. Yanımda bir adam yatıyordu ve benim aklımdan onunla yatarken bile o geçmiyordu. Sadece, bir kaç yıl önce hayatıma giren adam vardı aklımda. Bir tümör gibiydi, kötü huylu bir tümör. Her gün büyüyordu. Her gün, onu daha çok düşünüyordum. Bu tümör, beynimin ameliyat için çok riskli bir bölgesinde gibiydi. Ya onunla ölecektim, ya da onu aklımdan çıkarmaya çalışırken. Her iki ihtimal de aynı yola çıkıyordu.

İki yıl önceydi. Şuan kocam olan o adamla tanışmıştım. İyi niyetli, beni seven ve fedakar bir adamdı. Bir şirkette iyi bir işi vardı. Durumu çok iyiydi, her ne kadar bunu çok önemsemesem de, dikkatimi çekmişti. Sevmiştim onu o yıllar. Sevdiğimi sanmıştım. Çok değil, evlendikten 4 ay sonra anladım aklımın ve kalbimin kocamdan çok uzaklarda olduğunu. Ve sevdiğimi sanmak için kendimi, beynimi şartladığımı. Beynimi şartlamam çok kolay olmuştu, fakat sıra kalbime geldiğinde bunu başaramamıştım. Başaramayacağımı anladığımda da çok geç olmuştu artık. Çünkü yanımda her gece, o adam yatıyordu. Kocamdı.

Aslında kocamı seviyordum. Fakat bu aşk değildi, kesinlikle değildi. İyi anlaşıyorduk, beni mutlu etmeyi her zaman başarmıştı. Sürpriz akşam yemeklerine bayılırdı. En sevdiği italyan restoranından yer ayırtıp, akşam yemeği için oraya gelmesini söylediğimde havalara uçardı. Çok büyük bir şey değildi belki. Mutlu olurdu, onu mutlu etmek kolay bir şeydi. Neticede, beni seviyordu. Bu yüzden kolaydı.

''Uyku tutmadı hayatım,kahvaltıyı hazırlayıp seni uyandırırım.'' dedim. Klişe yalanlardan biriydi bu : Uyku tutmadı hayatım. O an, daha fazla yaratıcı olamamıştım. Hiç bir zaman daha fazla yaratıcı olamamıştım ben. Kocama yalan söylemezdim, yalan söylemeyi sevmezdim. Onu sevdiğimi söylediğimde de yalan söylemiyordum, onu seviyordum.

Kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa gittim. Kahvaltılarımızın vazgeçilmezi mantarlı omleti yapacaktım bugün. Ama öncesinde, kahveleri hazırlamam gerekiyordu. Çay sevmiyorduk her ikimiz de. Kahve kahvaltı için daha iyi bir seçimdi. Kahveyi, filtre kahve makinasına koydum, daha sonra diğer yiyecekleri masaya özenle hazırladım. Kocamı uyandırmayacaktım, mantarlı omletin kokusuna uyanmayı her zaman severdi, kokusunu duydugunda gelip beni öpecekti, biliyordum.

Omlet hazırdı. Her zamanki gibi, şen şakrak haliyle kocaman bir günaydın öpücüğümü almıştım. Neşeli geçmeyen bir sabahımız dahi olmamıştı. Büyük bir şanstı, kocam büyük bir şanstı.

Suçlu hissediyordum kendimi. Normaldi, çünkü suçluydum. Böyle hissetmekten çok sıkılmıştım. Bu tümörü bugün aldıracaktım. Kalbimden, beynimden, ruhumdan..

Kocamı işe gitmek için evden çıktı ve hazırlanmaya başladım. Özenli değildim. Normalden daha az özenliydim bugün. Ve normalden çok daha fazla kararlı. Evden çıkmadan az önce, Köşedeki italyan restoranını arayıp her zamanki masamızı akşam için ayırttım.
 Bugün, tümörümden arınacaktım. Bugün, hayatımın dönüm noktası olacaktı. Çektiğim acıları, göz yaşlarını ve içtiğim antidepresanları geri verecektim ona. Kararlıydım.
Suçluluk duygusu, duyduğum aşktan daha ağır basıyordu. Herkes, hak etmeyeni seviyordu. Benim onu, kocamın da beni sevmesi gibi. Çok garipti. Bu gariplikten ve beni yiyerek bitiren iğrençlikten kurtulmanın tam zamanıydı.

Dün gece kararlaştırdığımız restorantta ve kararlaştırdığımız saatte orda olmak için yola çıktım. Çok uzak değildi, yarım saat mesafesi vardı ve çok geçmeden restoranın önündeydim. Arabadan inmeden önce içeriye baktım. Cam kenarında oturuyordu. Düşünüyor gibiydi. Daha fazla zaman kaybetmenin anlamsız olduğuna karar verdim ve arabadan indim. İçeriye girmek ve artık buna bir son vermek için restorana yöneldim.

Devamı, Hayal Ürünü Vol. 4.1'de.




Gözde/İçimden Gelen Her Şey

25 Mart 2012 Pazar

400 Metre Koşusu

Bu fotoğrafa ne zaman baksam, gülmekten ölüyorum. Şapşaall.


Bugünün anlam ve önemine göre, 'Dalgalandım da duruldum' parçasından, 'Koştum ardından yoruldum' sözlerini biricik ve başına buyruk köpeğim Cesur'a armağan ediyorum.

Cesur, Jack Russel Terrier cinsi bir köpek. Bilmeyenlere, Maske filmindeki 'Maylo' dersem hatırlayabılırler belkı.
Cesur da, tüm jack russel'lar gibi oldukça inatçı ve başına buyruk. Şöyle ki, dışarıda kesinlikle tasmasız gezdirilmemesi gerekiyor. Aksi takdirde benim gibi 400 metre koşusu yapmak zorunda kalınıyor. 
Cesur inat, bende de bir merak, bugün tasmasız çıkarttım dışarıya. 
Neyse, başta her şey normaldi. Çimenlerde hoplayıp zıplıyor, amaçsız oyunlar oynuyordu. daha sonra uzunca bir yol yürüdük, -nereye gitsem onu da götürüyorum bu arada- kuaföre gittik. (Kuaföre gidene kadar aramızda 20 metre mesafe ile yürüdük, ne inat, gel diyorum gelmiyor arkadaş!) Kuaförün maskotu oldu hanımefendi. İŞTE! Buraya kadar her şey oldukça normaldi... Gel gelelim, siteye girdik, ben cesurdan tasmasını çıkarttım..ÇAT!
Sen misin çıkaran? Koşuyor, koşuyor, koşuyor.. Ben peşinden tabi, ona yetişebilmek için atlet olmam gerekiyormuş, bugün bunu anlamış oldum. Oturduğum apartmanın olduğu sitede 5-6 tur atmış olabiliriz. Belki de 7, bilemiyorum o kadarını ama spor yapmaya yapmaya nasıl hamlamışım ben öyle, nefes nefese kaldım, kalp krizinden gidecektim genç yaşımda.
Bir de, benim peşinden koştugumu görünce daha da hızlanıyor, oyun sanıyor şapşaaal.
Sonuç olarak, bitap bir vaziyette en sonunda onu yakaladım ve tasmasını taktıgım gibi, doğru eve !

Ayrıca, Allah aşkına küçük cins diye Jack Russel'ları küçümsemeyin! Her küçük cins boşuna yaşamıyor bu dünyada. Sinir oluyorum tam anlamıyla. Kimse Jack Russel'ların av köpeği oldugunu bilmeden kendi köpeklerine benzetiyor. Bunu da not olarak eklemeliyim, içimde kalmasın.

Son söz: Ben bir hayvan sever değilim, köpek severim.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey

21 Mart 2012 Çarşamba

Stefan Zweig- Satranç

Raslantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr.B.nin öyküsüdür görünüşte Satranç. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında.(Kaynak:Arka Kapak)

Bir gece. Sıradan bir geceydi. Yine salonun televizyona bakan üçlü koltuğunda uzandığım, bir elimde kahvem ve yanında en sevdiğim, çikolata kaplı bisküvilerimin bana eşlik ettiği bir geceydi. Ve aynı sıradanlıkla Okan'ı izliyordum.

Birden Okan, bu kitaptan söz etti. Bir yolcu vapurunda geçen çok güzel bir öykü oldugunu söyledi ve etkilendiğini de ekledi. Merak ettim, nasıl bir kitaptı? Okan sevdiğine göre gerçekten güzel bir kitap olmalıydı.

Çok değil, bir hafta sonra, kitabı satın aldım. Açıkçası bu kadar ince bir kitapla karşılaşacağımı bilmiyordum. Ve fiyatının bu kadar düşük olacağını da. Kitap 71 sayfa ve 7,5 TL. Şok etkisi kısacası.
Size de olur mu bilmem ama, bazen, kitabı okurken aklım başka yere gider, kendimi başka bir şey düşünürken bulurum. O sırada 1-2 paragraf okumuş olurum. Ve, o paragrafı tekrar okumadan geçtiğimde kitabın konusunu  kaçırmamış olurum, yani olayları da kaçırmamış olurum. Laf olsun torba dolsun diye yazılmış paragraflardır onlar.
İşte bu kitabın bir özelliği, okudugunuz her paragraf ayrı bir önemde. Bir cümle atlarsanız, bir sonraki sayfada ne oldugunu anlamayabilirsiniz. ''Ne alaka şimdi? Bu olay nerden çıktı?'' Diye sorular sorabilirsiniz. İşte  bu sorular ortraya çıktıgında, 1-2 sayfa geriden tekrar okumanız gerekiyor demektir.

Bu 71 sayfalık bir uzun öykü değil bence. Bu, benim tabirimle konsantre roman. 300 sayfalık bir roman okumuş gibi hissediyorsunuz kitabın son sayfalarına geldiğinizde. Hiçbir cümle boşuna kurulmamış.

Kısacası, şiddetle tavsiye ettiğim, harika bir konsantre roman.

Dipnot: Stefan Zweig'ın Yolculuklar Üzerine adlı kitabında sıra. Bittikten hemen sonra görüşlerimi paylaşacağım.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey


20 Mart 2012 Salı

Kaptan, Müsait Bir Yerde.

Teyze yaklaşıyor, canını seven uyuyor numarası yapsın !!

Haftanın iki günü, Beyazıt-Büyükçekmece yol gidip geldiğim için, bu tür vakalarla çok karşılasıyorum. ''Haftanın iki günü mü? Azmış'' dediğinizi de duyar gibiyim. Fakat öyle küçümsemek olmaz. Gidip gelene kadar İstanbul'daki bütün toplu taşıma araçlarını kullanıyorum ben sizin haberiniz varmı ? Yooook tabii hemen yargısız infaz. I ıh neyse, diğer paragrafa geçiyorum.

Neyse konumuza dönecek olursak, uzun yol gidiyorsam, örneğin, Yenibosna'dan Büyükçekmece'ye gidiyorsam-ki bu yol 1,5 saat sürüyor, yer vermem için ancak ve ancak teyzenın kalp krizi geçirmesi gerekir.Aksi takdirde kıçımı yerinden oynatmam. Ya da çok tonton bir teyze olmalı, kimsenin ona yer vermeyeceğini anlamalıyım falan filan. Yer vermem için bile kriterlere uyulması gerekiyor resmen. Bir tuhafım ben.

Ben uyuyor taklidi yapmıyorum, çünkü genelde fosur fosur uyuyorum. Bir gün soyup soğana çeviricekler kesin.
Çantamı ve telefonumu garantiye aldıktan sonra, bir uyuyorum ki, rüya bile görüyorum. Bazen sıçradığım da olur. Bu esnada, yani ben uyurken, kim bilir kaç teyze yanımdan pis pis bakarak geçiyor, ''Numaracı pislik!'' diye içinden geçiriyor, ya da küfrediyor.

Fakat üzüldüğüm bir nokta, o kadar yol gidip geliyorum, hiç macera yaşamıyorum, yaşayamıyorum ben arkadaş! Arada komik olaylar olmuyor değil ama, arkadaşlarımın anlattıklarına bir de kendi otobüs yolculuklarıma bakıyorum. Benimkinin %80'i uyuyarak geçmiş. Yol yoruyor yol. Hele o trafik yokmuuu, neyse bu konuya girersem hiç çıkamam. Huyum kurusun, konudan konuya atlamaktan hiç bıkmıyorum.

Bir maceramı anlatmak istiyorum.
Bir gün yine otobüste uyuyorum,-Sabah erken kalmıştım ve gece 11 gibi dönüyordum, Büyükçekmece'de inmem gerekirken, uyuyakaldım ve kumburgaz'da uyandım. Aniden, ''İnmem lazım, geçmişiz!'' dedim. Kendimi otobüsten dışarı attım. Ve saat 11den sonra otobüs yok! Yarım saat otobüs bekledim, jeton ondan sonra düştü. EE ne yapıcam, cebimde para da yok, atlayıp taksiye eve gideyim, Gizem'lere gidecektim ki, imdadıma yetişen bir kumburgaz otobüsü oldu, son otobüsü yakaladım ve eve gittim.

NE MACERA AMA! En fazla bu işte benim maceram.Sizlerde neler var?

Gözde /İçimden Gelen Her Şey

18 Mart 2012 Pazar

Tekbaşınalık


Bu, Benim. Ne fazlası, ne eksiği var. Tek ama huzurlu. Bazı zamanlar, tekbaşınalığımı bozabilir, rafa kaldırabılırım. Ama çok uzun sürmemeli. Sadece, bir süre için. Sonra dönerim tekbaşınalığıma, dönmem gerekir. Ben oraya aitim çünkü. Başka bir açıklaması olamaz. Başka bir gezegen gibi, bir sonsuzluk gibi tekbaşınalık.

Yalnızlık mı? Hayır. Kesinlikle hayır. Tekbaşınalığın bununla hiçbir ilgisi yok. Kirletmeyin onu. Yalnızlık kötümser, karamsar, hüzünlü. Tekbaşınalık farklı,çok farklı. O mutluluk demek, coşku demek, dans demek. Sadece, anlamak gerek. Huzurlu olusunun farkına varmak gerek.
Tekbaşınalığını sevmek, ona ihtiyaç duymak ve bunun, tekbaşınalığın ne demek oldugunu bilmek, bir ayrıcalıktır bence.

Beni anlamadığınıza nasıl da eminim, boşverin. Kolay değil, olmayacak da. Bu kadar yeter.

4 Mart 2012 Pazar

Hello Spring!


Sonunda Mart ayına girdik, fakat her zamanki gibi bahara girdiğimizi hissedemiyoruz. Bu senen, geçen seneden daha beter bir şekilde. Mart ayında kar yağdığını da gördük ya, hiç bir şey şaşırtamaz artık.

İlkbahar demek, serin rüzgar demek.Tepede güneş demek. Bazen yağmur demek. Yani ilkbahar demek, biraz yaz, biraz sonbahar demek.
Sabah uyanırsınız, Güneşe açarsınız gözünüzü,ki ben güneşe uyanmayı çok severim.Camı açarsınız,serin bir rüzgar eser yüzünüze. Fakat çok açık tutamazsınız camı, zira ürperir içiniz. Bunu da severim. Sıcakta üşümek ayrı bir keyif -dengesizlik .

Dışarı çıkarken üstünüze sadece tişört giyerseniz üşürsünüz, kazak giyerseniz terlersiniz.Bu yüzden tişört ve hırka giyersiniz. Her iki durumdada bir kurtarıcınız olur demektir bu.
Sandalet için erken, bot için geç bir mevsimdir bu. Güzelliği, spor ayakkabılarımızı rahatça giyebilmemiz sanırım.
Ne yaz kadar bunaltıcı,ne kış kadar dondururcu, ne sonbahar kadar ıslak. Biraz güneş, biraz rüzgar, arada yağmur. Keşke hep ilkbahar olsa dedirtircesine, harmanlanmış bir mevsim.

Gezmek için ideal bir mevsim bence. Üşürsen hırkanı giyersin ne olacak. Kuşlar cıvıl cıvıl. Yağmur çamur yok.- Yağmur bazen var ama en azından çamur yok!. Hava geç kararmaya çoktan başladı bile.  Şimdi düşündüm de,bir an önce gelsin şu ilkbahar!

Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.
Çok doğru. Mart ayı, kış kalıntılarından kurtulma mevsimi olduğu için, hiç sevmem bu ayı. Mart ayı benim için bekleyiş demek, Nisan ayını bekleyiş.Bir katlanış. Ne yazık ki, Mart ayı en az kış kadar dengesiz.- Şimdiki kış.
Mont giymeyi seven varsa, evet güzel. Fakat ben sevmiyorum arkadaş! Bu yüzden de mart ayını sevmiyorum. Nokta.


Gözde /İçimden Gelen Her Şey

1 Mart 2012 Perşembe

Mim?

Beni ilk mimleyen güven oldu. Teşekkür mü etmeliyim bilemedim ama sanırım bu mim işi yorucu. Neyse sorulara geçiyorum.

1-Hayatınız filme çekilse adı ne olurdu ve soundtrackinde hangi şarkılar yer alırdı?
- Hayatım bir film olsa adı, 'Hayatım bir film olsa' olurdu.

Soundrackinde hangi şarklıların olacağı, hayatımın hangı bolumune dikkat çkildiğine bağlı. Ama şimdilik birkaç şarkı vermem gerekirse, Olmazsa olmaz diyeceğim Pavane ve Moonlight sonata olur. Dans edip şarkı söyleyebileceğim bir bölüm varsa, Beyonce-End of time şart olur. 


2-Bir şeyleri değiştirme gücünüz olsa, neyi ya da neleri değiştirirdiniz?
- Doğdugum ülkeyi, 7-8 kişi hariç çevremi,aldığım yanlış kararları, paranın eşit dağılmasını sağlardım.

3-Sizi en çok etkileyen sinema sahnesi ya da sahneleri?
- Issız Adam'da kız ile adamın sarıldığı, filmin son sahnesi.
- 1900 .efsanesi filminde başroldeki adamın düello sahnesi.
Deliler gibi etkilendiğim bir film olmadı bu zamana kadar, sadece iyi buldugum sahneler bunlar.

4-Yaşadığın şehir bir günlüğüne sana tahsis edilmiş, senden başka hiç kimse yok. Ne yaparsın?
- Boğaz köprüsüne masa kurardım. Manzara eşliğinde şarap içerdim. 
- Sokak köpeklerini barınaklara yerleştirir, köpek maması, su gibi şeyler bırakırdım.
- Nasıl olsa şehir bana tahsis edilmiş, o zaman herşey bedava demektir. Bu yüzden almak isteyip de alamadığım her şeyi satın alırdım.

 Ayrıca, yaşadığım şehrin sadece ama sadece 1 günlüğüne bana tahsis edilmesindense, hiç tahsis edilmemesini tercih ederim. Çünkü 1 günde hiçbir bok yiyemem. En az 1 hafta isterim. Olmuşken tam olsun.


5-Şu sıralar ilgiyle takip ettiğin diziler?
-Şu sıralar ilgiyle takip ettiğim tek dizi Yalan Dünya. Diğer dizilere de denk gelirsem zaman geçsin diye bakıyorum.

 Mim için Güven'e teşekkürler.

Gözde/ İçimden Gelen Her Şey


Kartalkaya'yı Ateşleyenler

Hayalin bir dağın tepesine karlarla kaplı olsa da ateşle iz bırakmak kadar zor bir şey olsa bile peşini bırakma. Önce hayal eder, sonra o hayale inanırsın; nasıl yapabileceğini tasarlar ve denersin, yılmadan. Yeterince denersen, neden olmasın?

Onlar tam da bunu yaptı. Karlarla kaplı Kartalkaya’nın zirvesine ateşle iz bırakabileceklerine inandılar. Burn, sadece ihtiyaç duydukları cesaret ve enerji desteğini sağlayarak bir hayali ateşledi. Onlar da tutkularının peşinde yola çıktılar. Boardlarını hazırladılar, pompalarla modifiye ettiler, rampalarını kurdular ve kaydılar. Olmadı, baştan aldılar, onları amaçlarına ulaştıracak şartları gerçekleştirmeyi başarana kadar, tekrar tekrar.

Ve 3. gün de bitip gece yarısı olduğunda Kartalkaya’da istedikleri ateşi yakmayı başardılar. Çektikleri videoyla da ‘İçindeki kıvılcım nasıl kocaman bir ateşe dönüşür’ü hepimize gösterdiler. Tutku ve cesaretle yanmayacak ateş yoktu, inandık. Burn, gençleri tutkularından başka bir şeye kulak asmadan, istediklerini alana kadar denemeye, vazgeçmeden denemeye çağırıyor. Tutkuları cesaretle besleyen kocaman bir ateş yakmak için Burn gençleri ateşlemeye devam edecek.

İçindeki kıvılcımı farket ve büyüt. Burn ateşler.

http://www.facebook.com/BurnTurkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.

26 Şubat 2012 Pazar

Ece Sükan Benim Bloguma Yakışan VAIO'yu Seçti... Sıra Sende!

Bana en çok Turuncu VAIO yakışıyor!

Ünlü moda ikonu Ece Sükan, Sony VAIO için ilginç bir işe imza attı. Blogların renkli dünyası ile Sony VAIO'nun renkli dünyasını birleştiren Ece Sükan, bir çok blog gibi benim blogumu da inceledi ve yakışacak olan rengi belirledi. Ece Sükan, blog içeriği, tasarımı, duruşuna göre 6 farklı rengi olan Sony VAIO içinden bana Turuncu VAIO'yu seçti.

sony-vaio

Ayrıca Facebook üzerinde yapılmış özel bir aplikasyonla Ece Sükan profil fotoğraflarını inceliyor ve sana yakışan Sony VAIO'yu belirliyor. Sen de fotoğrafa tıklayarak Facebook üzerinden VAIO kazanma şansı yakalayabilirsin...

Bir bumads advertorial içeriğidir.

24 Şubat 2012 Cuma

Bir Aşk, Bir Ejderha ve Baştan Çıkartıcı Kokular!

8x4’ten bir ilk daha: Rumeli Hisarı’nda muhteşem bir project mapping gösterisi! Beauty ve Beast karakterleriyle klasikleşen masal, 8x4 yorumuyla Rumeli Hisarı’nın duvarlarında hayat buldu.


Galata Kulesi’nden İstanbul’a deodorant püskürten 8x4, bu sefer de yeni deodorantları Beauty ve Beast’in fantastik dünyasını Rumeli Hisarı’na yansıttı. Güzel ve Çirkin masalından esinlenerek, hisarın duvarlarında fantastik bir aşk serüveni sergilendi.

8x4 dünyasını Facebook'tan takip etmek isteyenler; http://www.facebook.com/8x4Turkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Köstebek Pasta

Annemin uzun tehtitlerle yaptırdıgı köstebek pastamı sizlere sunuyorum.Tehtitlerden ilki, ''Eğer köstebek pasta yapmazsan, ördüğüm şalı sökerim!'' idi. Ve bu oldukça etkili bir tehtitti benim için. Yerimden fırladığım gibi kaptım Dr.Oetker kutusunu, başladım yapmaya.

Dr.Oetker'in pratik tariflerine bayılıyorum. Un derdi yok, kabartma tozuydu vanilindi ugraşmıyorsunuz. Herşey kutunun içinde. Sadece süt, yağ ve yumurta gibi malzemeleri ekliyorsunuz extra olarak.



O zaman başlıyorum anlatmaya.

Malzemeler;
Kek karışımı için,
-2 yumurta
-7-8 yemek kaşığı süt
-100g yumuşak margarin

Kreması için,
-3,5 çay bardağı soğuk süt
Ayrıca, 3 adet muz

Fırın Ayarı;
Elektrikli mini fırın: 150derece(Önceden ısıtılmış)
Turbo fırın: 160derece(Önceden ısıtılmış)
Gazlı fırın: Orta ısıya ayarlanmış(Önceden ısıtılmış)


İlk olarak 26 cm çapında kelepçeli kek kalıbını margarin ile yağlıyoruz. Daha sonra çıpma kabına, Dr. Oetker Köstebek Pasta kutusundaki un karışımını, 7-8 yemek kaşığı sütü,2 yumurtayı koyarak mikserin önce düşük, sonra yüksek devrinde çırpıyoruz. Oluşan karışımı yağlanmış kek kalıbına dökerek, kaşık yardımıyla üstünü düzeltiyor, yayıyoruz. Önceden ısıtılmış fırında, 25-35 dk pişiriyoruz.
Fırından çıkarttıktan sonra, soğuyana kadar bekliyoruz. Soğuduktan sonra kalıptan çıkarıyoruz.
Kenarlarında 1cm boşluk kalıcak şekilde, ortasını oyuyoruz. Oyulan kekleri, bir kaseye koyup, ufalıyoruz.

Muzları soyup, boylamasına ortadan ikiye kesiyor, oyduğumuz kekin içine diziyoruz. (Düz kısımları alta gelicek şekilde)

Sıra kremada. Kutunun içinden çıkan krema karışımını ve 3,5 çay bardagı sütü mikserle 2-3 dakika çırpıyoruz. daha sonra, çikolata parçalarını ekliyoruz. Yavaşça karıştırıyoruz.

Kremayı, muzların üzerini kaplayacak ve kubbe olacak şekilde kaplıyoruz. Kubbe şeklini verdikten sonra, ufaladıgımız kek parçalarını, kremayı tamamen kaplayacak şekilde bir yandan elimizle bastırarak,serpiştiriyoruz.

Yaklaşık 2 saat buzdolabında tuttuktan sonra, servis ediyoruz. Afiyet olsun. :D


Kaderde tarif yazmak da varmış. Bu arada, benim yaptıgım pasta yukarıdaki resme benzemedi, bu resim alıntı. Bunu da eklemeliyim. Çünkü zaten yukarıdaki resime göre, tarifte muz yok. Sadece nasıl olacağını kafanızda tasarlayın diye koydum.
Neyse umarım faydalı olur diyorum, ve kapatıyorum.


Gözde / İçimden Gelen Her Şey

19 Şubat 2012 Pazar

O Ses Türkiye

Acun Tv'de yayınlanmakta olan O Ses Türkiye yarışması bugün itibariyle sona ermiş bulunuyor.
Düşüncelerime göre, şuana kadar yapılan en kaliteli ses yarışması. Popstar vs. gibi değil. En azından yarışmacıların ağzına sıçılmıyor. Bu onu ayıran özellik.

Bir de gözüme çarpan ve sinir oldugum noktası var. Yarışmacı elenene ya da seçilene kadar bokunu çıkarıyorlar. Yok başvuru formu, Taksim Crystal Otel'de ön eleme, jürinin karşısında şarkı söyleme, düello... falan derken 'eee yeter be sadede gelin!' diyesim geliyor.

Yarışmacıları, jürinin elemesi de ayrı bir güzellik aslında. En azından hazırlıklı olur insan elenip elenmeyeceğine- halkın seçimleri sesten çok görüntü oluyor.

Bir de, 'Şu yarışmacılara kim oy atıyor? Nerde bu enayiler? Kimler?' derseniz, demeyin. Çünkü annem de final akşamları oy atanlardan. Bu akşam Oğuz'a tam 7 tane oy attı. Bir oy ücreti 1,6 TL. 1,6x7 den, boku yedik sayılır. Ay sonu faturamız kol gibi olacak. Allahtan bu ay başka bir yarışmanın finali yok da, bu ayı ucuz atlatacağız.

En iyi ses yarışması O Ses Türkiye ise, en dandik yarışma da, Yetenek Sizsiniz bana göre. Yol geçen hanı gibi kardeşim. İnsanlar geçerken ugrayıp yarışmaya katılıyor gibi.
Michael Jackson dansı yapmayan bir ben kaldım herhalde. Kendini tekrarlayıp duran bir yarışma, başka da bir şey değil.

Allahını seven Acun'un üstüne Düğün Tv'yi atsın. Show Tv  bir silkelensin, kendine gelsin.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey




Adamım. Okan Bayülgen.

Okan Bayülgen.

Öncelikle şunu söylemeliyim, bence Tv8 Okan için çok daha iyi oldu. Kanal D'de de çok iyiydi fakat Tv8'e geçtikten sonra kendini daha çok geliştirdi.
Kanal D'de yayınlandığı süre boyunca kendını kısıtladıgını düşünüyorum. 3 gün program yaparak kendindeki zenginliği izleyicilerine ne kadar aktarabilirdi ki?
Yok yok, yeni kanalı çok daha iyi oldu. Farklı bir kanal ile kendine geldi diyebilirim. Birçok yenilik ve eklemeler yaptı,kendini buldu. Artık tamamiyle özgür ve yapacağı çok şey var.
Bazı kişiler 5 gece programı çok fazla buluyor. Evet, dışarıdan bakıldığında gerçekten çok fazla. Bir kişinin 5 gece ve her hafta aktarabileceği kadar bilgisinin olması imkansız gibi gözüküyor. Fakat programların içeriklerine bakıldığında, hiçbir program kendını tekrarlamıyor. Her hafta Disko Kralı var, fakat her hafta aynı değil. Her hafta aynı şakalara gülmüyoruz hiçbirimiz. Bu da Okan'ın farklılığının en temel sebeplerinden biri.

Sözünün eri adam bir kere. Televizyonda atıp tutan, yayın bittikten sonra söylediklerini unutan bir adam değil. Ne söylediyse yapıyor, söyleyip de yapamadıgı bir şey oldugunda nedenini açıklıyor. 'İzleyicisini aşağılayan adam' imajının altında, aslında izleyicisine çok önem veren ve onların görüşlerini önemseyen bir adam yatıyor.
Sosyal medyanın gelişimi biraz da Okan sayesinde oldu. Programında Twitter'dan seyircilerinin görüşlerini alan ilklerden biri.
Bir diğer ilki de, işitme engelliler için kullanılan işaret dili. Daha önce, hangimiz bir talk show programında işaret dili kullanıldıgını gördük? Desteğin lafla olmadığının bir göstergesi bu.

Okan için yazacağım daha çok şey var, şimdilik bu kadar.


Gözde /İçimden Gelen Her Şey

16 Şubat 2012 Perşembe

Hayal Ürünü Vol. 3

Sevgili değillerdi. Aslında sevgililerdi. Fakat aşk yoktu. İyi vakit geçirirlerdi, sevişirlerdi. Sevişen iki arkadaştı aslında onlar. Mantığa sığmayan, mantıksızlıktan hoşnut olan, aynı zamanda mantıklı olanın bu oldugunu düşünen iki arkadaştı onlar. Derinlerde, çok derinlerde, bunun yanlış oldugunu biliyorlardı. Derinlere inmezlerdi.

Yaralı iki kalbin birbirini tamir ettiği bir ilişkiydi. İlişkiydi,aşk değildi, olamazdı. Sadece ilişkiydi. İki yaralı kalbin birbirini tamir edemeyeceğini bilmezlerdi. Düşünmemeye çalışırlardı. Öyle zannetmekten hoşlanırlardı. İçlerini rahatlattıgını düşünürlerdi, içleri hiç rahat değildi.

Aynılardı. Belki de bu yüzden birbirlerini bu kadar iyi tamamlıyorlardı- Devam etseydi tamamlayabilirlerdi belki de, devam etmedi. Çoğunlukla aynı şeyleri yapmaktan hoşlanırlardı. Ten uyumları, bu kadar iyi olamazdı. Aşk hariç her konuda iyilerdi. Çok kısa bir süre de olsa, güzel bir uyumları vardı.

Bağlanmıyorlar, gerek duymuyorlardı. Bağlanılan her şeyin acı verdiğini daha önce konuşmuşlardı. Bağlanmak istemedikleri için, aşk olamazdı. Halbuki aşk, bağlılık değildi. Aşk, iki ayrı bedende tek ruh olmaktı. Bu bir paradokstu. Paradokslar zordu ve emek isterdi. Emek verecek güçleri yoktu. Halsiz ve bitmişlerdi. İki ayrı bedende tek ruh olmak bile yorucuydu.

Kız,ipleri elinde tutmaya çalıştı. Bir yerde, ipin ucunu kaçırdı. Korkuyordu. Daha çok korktu. Kaçmak istedi. Tekbaşınalığına geri dönmek, karışıklığından kurtulmak istedi. Bağlandığını hissediyordu. 'Bağlanmak yok' demişlerdi. Sözünde duramamıştı. Kendini affedebilmesi için, kaçması gerekiyordu.
Kafasının en karışık olduğu anda, kaçtı. O an, içinden bir ses ''Yanlış yaptın'' dedi. Derinlerde bir yerlerde, pişmandı. Bunu bastırdı. Bastırmak zorundaydı.
Onu tam da o an çok özlemişti. Son bir kez sarılmak istedi, fakat bunu yaparsa, daha da bağlanacağını biliyordu. Bunu da bastırması gerekliydi. Bastırdı.

Oysa aşık olsalardı, herşey daha güzel olabilirdi. Birbirlerine anlattıkları aşk geçmişlerinde, aynı hikayenin iki ayrı başrolü gibilerdi.

''Bağlanmak yok'' demişti. Kendine verdiği sözü tutamamıştı. Bir gün, onun da kendine verdiği sözü tutamamasını dileyerek, gitti. Çünkü içinde bir yerlerde, 'Keşke, aşık olsaydı' vardı. Hep de olacaktı.


Gözde/İçimden Gelen Her Şey


13 Şubat 2012 Pazartesi

Sevgililer Günü=Geleneksel Yalnızlar Acı Çekme Günü

Eveet yarın sevgililer günü arkadaşlar. A pardon kuzenim yazmış.

Bence yarın geleneksel yalnızlar acı çekme günü. Twitterda ve facebookta her sene, 14 şubat yaklaştıkça yalnızlar kendını belli eder. Çünkü atılan tweetler ve durumlar çoğunlukla sevgililer gününün iğrençliği,kusmukluğu, götlüğüyle ilgilidir.
Yarın sokaklarda birçok çift olacak. El ele, göz göze olan bu çiftler, yalnızlar tarafından birçok küfür yiyecekler. Şimdiden uyarmak istedim. Açın bir kur'an okuyun da yarın çarpılmayın derim. Neyse, okumasanız da olur bunlar onların sorunu.

Ben sevgililer gününe karşı tepkili değilim. Daha doğrusu tepkisizim. Olsa da olur olmasa da olur. Tabii olmasa daha iyi olur. En azından sevgilisizlikten kudurmuşların sesi kesilir.
Birbirini seven iki insan için her günün Sevgililer Günü oldugunu düşünüyorum. Özel bir güne ihtiyaç yok. Boktan bir ilişkiyse,''Sevgililer günü gelse de ilişkimize renk gelse'' diye düşünürler. Çünkü o gün aynı zamanda hediye alıp,verme günüdür. Ve insanlar hediye alıp verirken heyecanlanırlar. Kime verdiğinizin pek önemi yok.

Açıkçası,yalnızım ama yarın benim için sıradan bir gün. Geleneksel Yalnızlar Acı Çekme Gününe katılmayı düşünmüyorum.Öğlene kadar zıbarıp,öğleden sonra Eskişehir turu atmayı, el ele gördüğüm çiftler için ise, içimden ''Allah ayırmasın'' demeyi planlıyorum.

Yalnız oldıgu için acı çekenleri de anlayamıyorum. Abi baksana keyfine, sevgili herşey demek değil. Elbet bir gün düşeceksin o derde, düşmeden önce keyfini sür tekbaşınalığının. İçindeki mutluluğu bul. Kendinle mutlu olmadıgın sürece kimseyle mutlu olamazsın bebeğim.

Akıl da verdiğime göre yazının sonu gelmiş demektir. Öpüyorum.

Gözde /İçimden Gelen Her Şey

12 Şubat 2012 Pazar

Yaşıyorum!

Selam a dostlar !

Uzun zamandır dut yemiş bülbüle döndüğümün farkındayım. Sadece yaşama belirtisi vermek için bir yazı patlatayım dedim. Komik,acıklı ya da edebi bir eser olmayacak. Başımdan geçenlerden bahsetmek, kafanızı şişirmek istiyorum.

Öncelikle, bloga neden yazı yazamadığımı anlatmak isterim. Umarım ağlamadan sonunu getirebilirim. Neyse,konumuza dönecek  olursak, DELL marka dandik ötesi laptop'ım aldıgım günden beri sorunlarıyla ugrastırmaktan bıkmamıştı. 2 defa ekran, 4defa speaker, 1 defa anakart değişti ve buna rağmen sorun hala çözülmedi. Öncelerde çalışıyordu, ona razıydım. Şuanda ekrana görüntü gelmiyor arkadaş! Çıldırmak üzereyim. Bu yüzden de yazı yazamyorum. Laptop bulduğum ilk fırsatı değerlendirdim ve saçma sapan bile olsa birşeyler yazayım da, kendimi iyi hissedeyim istedim.

Laptop'ın bozulmasının ardından, bütünleme sınavına kaldığım inklap sınavının tarihine de bakamadım ve arkadaşıma sordum, o da yanlış bir saat verince, göt oldum. Sınava giremedim. Seneye ellerimden öper artık. Yani kısacası mağdurum!

Eğer burdan DELL yetkilileri beni duyuyorsa, bence istifayı bassınlar. Çünkü adam akıllı bir işi beceremiyorlar. 7 defa servis alan bir laptop'ı ürün değişimine uygun görmeyen hiçbir firma, müşteri memnuniyetinden bahsetmesin. Çok doluyum çok !
Tüketici haklarına başvursam, o da para arkadaşım. Yine mağdur olan ben olacağım. Onların dişli avukatlarıyla, devletin bana görevlendirdiği avukat yan yana bile gelemeyeceğinden, son çare olarak laptop'ı laboratuara göndereceğim ve hayal ürünlerime devam edeceğim.

Klavyesiz bloga yazı yazamamakla birlikte, klavye bulduğumda da uzattıkça uzatıyorum. Öpüyorum.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey

1 Şubat 2012 Çarşamba

Hayal Ürünü Vol.2

                                                         Müzik eşliğinde okuyunuz.


Bir balayı.

Aylardan temmuz ayıydı.

Güneş,tepede,en tepedeydi.Hava çok sıcaktı. Antalyada,ormanlık alanın tam ortasında bir ev vardı. Balayı için orayı seçmişlerdi.
Düğünleri, bir önceki gün,büyük bir kutlama, coşku içinde kutlanmıştı.Herkes oradaydı.Aileleriyle barışmış,kaçmaktan vazgeçmişlerdi. Artık,hiçbir sorun yoktu.

Sadece ''Mutluluk'' vardı.

Hep bunu istemişlerdi. Mutlu olmayı,evlenmeyi ve, sorunsuz bir yaşam sürmeyi...
Sabretmiş,başarmışlardı.Artık,aşkları için savaşmaları gerekmiyordu. Sadece,birbirlerine tüm yaşam boyu ait olmayı istiyorlardı.İstedikleri avuçlarındaydı artık.

Arada sırada plaja inip güneşleniyorlar,denizin keyfini çıkarıyorlardı. Kız,denize girmeyi sevmezdi. Balayı için bir haftalığına tuttukları evin havuzu, onu daha çok cezbetse de, kocası için, onu kırmamak için denize de giriyordu.
Akşama doğru,ormanda yürüyüş yapıyor,temiz havanın tadını çıkarıyorlardı.
Evlerinin oldugu bölge ormanlıktı.Bu yüzden,daha serindi. Ormanlık alandan bir ev seçmelerinin sebebi de buydu.
Ahşap bir evdi. Çok büyük değildi.İki odası vardı. Salonu,iki oda büyüklüğündeydi. Oldukça modern bir salondu. Kalabalık değildi. Köşe koltuk,televizyon ve sehpa vardı. Balayı evleri,kendi evlerine çok benziyordu.Kalabalığı sevmezlerdi.
Mangal yapmayı severlerdi. Her akşam çocuk, mangal yakıyordu.Bu işte ustaydı.Ateşi kendi yakar,etleri kendi pişirirdi. İşine karışılmasından hoşlanmazdı. Salata ve mezeler ise karısındandı.
Bazı geceler bara gider,körkütük sarhoş olana kadar içer,eğlenirlerdi.
Bazı geceler de, sadece birbirlerinin olmak isterlerdi. Saatlerce sevişir,birbirlerine doyamazlardı. Her gece, birbirlerine ilk defa dokunuyormuşçasına tutkuyla sevişirdi onlar.
Ertesi sabah, çocuk çoktan kahvaltıyı hazırlanış olurdu. Bu onun içinden gelirdi. Bir sevgi gösterisi,bir jest değildi.Ama bu, kızı çok mutlu ederdi.

Balayından döndüler ve her günleri, balayı gibi geçti. İki tane kız çocukları oldu.İkizdi bu kızlar. Kıvır kıvır saçları,güneş gibiydi.

''İsimleri ne olsun hayatım?'' dedi Sinan hüzünle.''Boşver. Hayal kurmayalım artık.Uyumak istiyorum.''dedi Sinem.
Ağlıyordu. Ağlıyorlar,birbirlerine belli etmemeye çalışıyorlardı.

Hayal kurmak çok güzeldi,fakat bazen can yakıcı olabılıyordu.Bu noktayı hatırladıklarında çok geç olmuştu...




Gözde/İçimden Gelen Her Şey 

31 Ocak 2012 Salı

Hayal Ürünü Vol.1 -SON

Müzik eşliğinde okuyunuz.


Televizyonu kapattım. Fotoğrafları çekmeceye koydum ve yatağıma,esas huzura doğru yola çıktım. Çok uzun bir yol değildi,fakat uykuluyken bir hayli uzundu.
Şaşkındı yol,ben şaşkındım. Uyku sersemliğim ile şaşkınlığım kafamı karıştırıyordu. Düşünmemeye çalıştım.
Gözlerimi yine aynı rüyayı görmeyi dileyerek kapattım.

Uyandım. Aynı rüya yoktu. Olmamıştı. Dileğim gerçekleşmemişti. Düşündüm; Tekrarını istemek yüzsüzlüktü.Belki,ilkini de hiç yaşamamıştım.Aklımdan zorum mu vardı? Evet, belki de ben bir deliydim. Belki de bir şizofren. Önemi yoktu. Bunlarında hiç bir önemi yoktu. Mutluydum, ve deli olmaya razıydım.

Dolabımı açtım.Farkına vardım: Benim ne zaman bu kadar çok beyaz elbisem olmuştu? Belki de annem almıştı. Önemsemedim. Aralarından birini rastgele seçtim ve giyindim. Ne giyindiğim pek umrumda olmazdı. Huyum böyleydi.Giyindikten sonra, elbisemin güzel bir seçim olduğu kanısına vardım. Belime kadar dar, belimden dizlerime kadar hafif bol olan elbisenin yakasındaki çiçekler,onu daha da çekici kılıyordu.

Yüzümü yıkamak için banyoya gittim. Bunu sevmezdim. Yüzümü yıkamak, duş almaktan daha zor gelirdi.Her zamanki gibi katlandım ve yaptım bunu.
Dişlerimi fırçalarken bir yandan da saçlarımı taradım.Bazı zamanlar, tıpkı şuanki gibi iki ayağımı bir pabuca sokmayı severdim. Önemi yoktu. Bu kimseyi ilgilendirmezdi.
Hazırlanıyordum. Neden hazırlandığım hakkında hiç bir fikrim yoktu.Nereye gideceğim hakkında da. Sahi, neden hazırlanıyordum ben? Bu halim neydi?

Evde kimse yoktu.Kardeşim okula,babam işe gitmiş olmalıydı.Annem de büyük ihtimalle komşudaydı.

Bembeyazdım bugun.Kendimi huzurlu hissediyordum.Huzurlu,ve yorgun.Beyazın tüm huzuru üzerimdeydi sanki.Evet, beyaz huzur veriyordu.

Evden çıktım.Rüyada gibiydim. Dün geceki rüyamda gibiydim.Ayaklarımla aynı dili konuşmuyorduk bugun.Düşünemiyordum.Kontrol edemiyordum.Ayaklarım, beni, bedenimi ele geçirmişti. Beni götürüyordu. Hayır. Bu rüyadan çok farklıydı. Güven içinde yürüyordum. Korkmuyordum.Ayaklarıma teslim oldum.Hayır diyemedim. Dur diyemedim,diyemezdim. O gücü kendimde hissetmiyordum. Bitmiştim sanki,yorgundum. Direnmeliydim.

Durdum. Nerede olduğumu,buraya nasıl geldiğimi düşünmeye çalıştım. Olmadı. Hafızam silinmiş gibiydi. Uzun bir yolculuk muydu? Ne kadar zaman geçmişti? Bu düşüncelere harcayacak zamanım  olmadığını fark ettim. Etrafa bakındım. Arkamı döndüğümde,bir hastahane gördüm. Hiç vakit kaybetmeden kendimi hastahaneye attım.

Bir hemşire. Uzun dalgalı saçlarını özenle toplamıştı. Makyajsız yüzü,solgun görünüyordu. Buna rağmen,güzel bir kadındı. Güzel olduğu kadarda soguktu,buz gibiydi.
Aldırış etmedim. Seslendim.Beni duymadı. Önemli değildi.Zaten hemşireler hep böyleydi.
Veznede bir kız gördüm. Gençti bu kız. Yaşam sevinci,gülen yüzünden buram buram etrafındaki kişilere de yansıyordu.Kanım ısındı,ve yanına gittim.

Bir haykırış. Çok yakından geliyordu.Kanımı dondurmuştu. Soramadım. Kafamı sola döndürdüğümde,bayılacağımı hissettim.Başım dönüyordu.
Haykıran,annemdi. Koridorun sonundaki odadan,zorla çıkarılmıştı.Peşisıra babam, ve kardeşimi gördüm. Çok kötü şeyler oluyordu. Ve ne olduğu hakkında en ufak bir fikre sahip değildim.

Annemin yanına gittim. Ağlıyordu.Gözleri o kadar çok şişmişti ki, küçücük gözülüyordu gözbebekleri. Uzun zamandır ağlıyor olmalıydı.
Diz çöktüm. Annem de beni fark etmemişti. Herkes kendi derdine düşmüştü. Bu durum sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Ne oldugunu ogrenmek benım de hakkımdı.
''Biri bana burda ne oldugunu soyleyecek mı?'' dedim. Bağırıyordum. Kimsenin umrunda olmamak benı çığrımdan çıkarmaya başlamıştı.Ağlamaya devam ettiler.Bu artık dayanılmazdı.
Küfür ettim. Defalarca. O odada kimin oldugunu öğrenmenin zamanı gelmişti.Kararlı bir tavırla, hızlı adımlarla odaya yöneldim.

Belki de, bunu hiç yapmamalıydım. Hiç öğrenmemeliydim... Öğrenmeseydim, hiç gitmek zorunda kalmazdım belki de.Evet. O odaya hiç girmemeliydim.

Uyuyordum ben. Hayatımda ilk defa, uyumak istemedim.O yataktan kalkmak,kalbimin yenden atmasını sağlamak istedim.

Olmadı. Olamazdı.Uyku vaktim çoktan gelmişti. Uyku vaktinin ne zaman geleceği belli olmazdı ve ben, vakitsiz gelen şeyleri sevmezdim.


Gözde/İçimden Gelen Her Şey
Bu gadget'ta bir hata oluştu

İzleyiciler