3 Mayıs 2012 Perşembe

Bahar geldi, Babetler dışarı!

Merhaba! 

Bahar geldi, yaz da kapıda. Babetler kutularından çıkarıldı dolayısıyla. Hiç babeti  olmayanlar babet almaya başladı, olanlar dahasını istedi.
Babet giymeyi geçen yaza kadar sevmezdim. Fakat bu bahar öyle babetler görüyorum ki, en yakın zamanda koleksiyon yapacak kadar alacağım her halde.
İnternette Trendyol,Shoe Tek Fiyat gibi bazı giyim sitelerini takip ediyorum. Gerçekten çok uygunlar. Fakat Trendyol'dan alışveriş yapabilmek ve beğendiğini alabilmek için gerçekten çok hızlı davranmak gerekiyor. Bir ayakkabıyı beğeniyorsunuz ve bir bakıyorsunuz, ''Tükendi'' yazıyor. Ya da numarası yok. Bu yüzden maillerle içli dışlı olmakta ve mail gelir gelmez sitenin içine düşmekte fayda var.
Shoe tek fiyatda öyle bir sorun yok. Fiyatlar gerçekten ''Tek fiyat''. Topuklu ayakkabıların çoğu 53 TL. Babetler 35-40 TL arasında değişiyor. Tükenme gibi bir durum yok. İstediğiniz zaman, istediğiniz sayıda alabılıyorsunuz.

Ben de bugün bakındığım ve hoşuma giden bazı babetleri paylaşmak istedim.

35TL
           
35TL

50TL

35TL
Bunlar Bambi'dendi. Gerçekten çok hoş değiller mi ? Fiyatları da çok cep yakmıyor.

35TL
Bu da Shoe Tek Fiyattan. Değişik bir model, denemeye değer bence. Ayrıca, internetten bakıp, mağazasında deneyerek de satın alabilirsiniz. Bağdat Caddesi, Etiler, Merter;Yeşilköy,Nişantaşı gibi semtlerde mağazaları var. 

Gözde/İçimden Gelen Her Şey

28 Nisan 2012 Cumartesi

İyi ki doğdun Gökçe !

Merhaba!

Bugün yan komşum , aynı zamanda çok sevdiğim arkadaşım olan Gökçe'nin doğum günü.

Bu akşam planlarda bir değişiklik olmazsa, kafaları çekeceğiz. Uzun zamandır içki içmiyordum, bu iyi olacak gibi. Doğum gününü en içkili şekilde değerlendireceğiz.

Dün gece saat 00:10 iken, Gökçe'ye bir mektup yazdım, kat kat kağıtlara sardım ve odasının camındaki mermere koydum. Nasıl oldu, tabıkı de çok zor oldu ! 9. kattayız, boyum kısa, mektubu koyamıyorum arkadaş ! Ben de aldım maşayı, hoop mermere bıraktım. O kadar heyecan yaptım ki ve o kadar dizlerim titriyordu ki, aşağı uçacaktım.

Daha sonra, kapı çalıyor. OHA! Gökçe geldi lan ev bok gibi ne yapacağım ! korkusuyla birlikte kapıyı açtım ve ''Ev müsait dimi?'' dedi. Ben de her zaman açık sözlü oldugumdan, ''Evi bok götürüyor ama gir istersen kasjdl '' dedim. Aramızda pisliğin lafı olmaz herhalde :D

Bugün bize geleceği için haftalardır yapmadıgım temizliği bugun yapmam gerekiyor ve ben oturmuş blog yazıyorum. Sorun değil, hallederiz.

Son olarak, iyi ki doğdun iyi ki varsın. Zor günler olur, kısa sürerler ve çok uzun geçerler. Aynı zamanda çok zor. Güç, sensin. Güç, sen olmalısın çünkü sen bir avukat olacaksın. Güç, senin adın olmalı.

Tamam hadi fazla şımarma canım. ( :D )

Son olarak, bebek sevgini kırmak adına şu resmi paylaşmayı da görev bilirim.



Gözde/İçimden Gelen Her Şey

15 Nisan 2012 Pazar

Hayal Ürünü Vol. 4.1.

Bir film şeridi geçti gözümün önünden. Geçmiş, onu tanıdığım o ilk gün. Herşeyin ne kadarda güzel oldugunu anımsadım tekrar. Uzun zamandır ona duydugum aşk ve aşka baskın olan nefretımden başka bir düşünce geçmiyordu aklımdan. Şuan hissettiğim duygu, başımı döndürüyordu. Sigarayı ilk kez içine çeken bir insanın o an hissettiği baş dönmesi gibiydi.
İçeri girmeden önce son bir kez, uzun uzun baktım ona. Bir daha bakmayacağımı, bu sabah kararlaştırmıştım. Beni her gün öldürmesindense, bir anda öldürmesi daha az acıtacaktı.

İçeri girdim, oturdugu masanın yanına vardığımda, her zamanki nazik tavrıyla karşıladı benı. Sandalyemi çekti ve oturmama yardımcı oldu. Mahçup bir insanın aceleci ve aynı zamanda hantal davranışları göze batıyordu. Yapmacıklaştırıyordu onu.

Ellerim terlemiyordu. Gözlerim parlamıyordu. Midem bulanmıyordu. İçimden ona delicesine sarılmak dahı gelmıyordu. Sorsalar aşıktım. Bu kadar zaman neyin acısını çekmiştim anlam veremıyordum.

''Nasılsın?'' dedi. Bu neydi? Nasıl bir soruydu? Nasıl olmamı  ve nasıl bir cevap vermemi bekliyordu? Dalga mı geçiyordu? Nasılsın sorusuna verilebilecek en sıradan cevabı verdim : İyiyim, sen nasılsın?
''İyi değilim, çok hatalıyım.'' dedi. Öyle de olmalıydı. Anladım ki, gözyaşlarımı ona iade etmeme pek gerek kalmamıştı. Acısı, gözlerinden okunuyordu, bunu bir deli bile fark edebilirdi.
-Beni buraya neden çağırdın?
-Çünkü... Bunu söylemek o kadar zor ki, yüzüne bile bakmaya cesaretım yok.
-Fazla vaktim yok, akşam yemeği için hazırlanmalıyım.
- Seni hep sevdim. Seni terk etmek çok büyük bir hataydı ve daha büyüğü, sana ettiğim hakaretler ve  senı aldatmamdı.. Ne desen haklısın ama en büyük isteğim, beni affetmen ve yaşananlara sünger çekmen..


Sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu. Daha fazla devam etmese iyi olurdu, klişe sözlerinin onu affetmeme yeteceğini sanıyordu, yanılıyordu. 2 yıl önceki ben değildim artık. Kimse olamazdı. 2 yıl insanın kendısıyle bırlıkte çok şeyi değiştirirdi. Bunu hesaplayamamıştı.
Bugün, bunların olacağını bilerek ve bu sözleri duyacağımı tahmin ederek buraya gelmiştim. Tahminim beni şaşıtmamıştı fakat bir konuda yanılmıştım. Onu sevdiğimi sanmak.. Bu tam bir yanılgıydı.

Hiç bir şey söylemedim. Söylenecek hiç bir söz kalmamıştı. Ayağa kalktım, ve hızla kapıya yürüdüm.

-Lütfen gitme.. dedi. Artık ne söylese boştu. Bazı acılar vardı ki, sünger çekilemiyordu.


Bir tümör gibiydi, kötü huylu bir tümör. Her gün büyüyordu. Beynimin ameliyat için çok riskli bir bölgesinde gibiydi. Ya onunla ölecektim, ya da onu aklımdan çıkarmaya çalışırken.

Bu sözleri ben söylemiştim. Bunda da yanılmıştım. Bu tümörü aldıralı meğerse çok olmuştu, tarihini unuttugum bir ameliyat gibiydi.
Fark ettim. İnsanın içinde ukte kalan şeyler, onu yanıltmaya yetiyordu. Gerçek olmayan ya da unutulan bir aşkın sürdüğünü sanmak bir yanılgıydı. Halbuki aşk acısı kısa sürerdi. Terk edilen ve yılların geçmesine karşın hala sevdiğini söyleyenler bu yanılgının tam ortasındaydı.

Bu yanılgı, terk edenin geri dönmesiyle son bulacaktı, tıpkı benimki gibi...
Çünkü, uzun bekleyişler sonunda elde edilenin kıymeti kalmazdı.
Artık, çok geçti, sevmek için çok geç. Terk etmek için doğru zamandı.

-Seni sevmiyorum. dedim. Söylenecek en güzel cevap oldugunu fark ettim, ve restorandan ayrıldım.


Gözde/ İçimden Gelen Her Şey

28 Mart 2012 Çarşamba

Hayal Ürünü Vol. 4

Sabah olmuştu. Güneş gizliyordu kendini benden. Doğsun istiyordum, göstersin kendini. İstediğinde gelmeyen, istemediğinde çoktan gelmiş olan sevgiliye benzetirdim onu. Saat beşi gösteriyordu. Günlerden pazardı. Normalde bu saatlerde derin uykumla baş başa olmam gerekirdi. Bedenim, kalbimle ve aklımla baş başa olmamı emredercesine uyandırmıştı beni sanki. Düşünmeliydim.

Yıllar sonra onu görecektim. Bir zamanlar adını bile duymak istemediğim kişiyi, şimdilerde delicesine görmek arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Çok zor bir karardı bu. Acılarımı, göz yaşlarımı sineye çekmek, benim için oldukça zordu. Yıllar, insanın düşüncelerini değiştiriyor, acılarını hafifletiyordu. Göz yaşlarını dindiriyor, bazı anlar unutturuyordu bile. Sadece bazı anlar. Yüzünü gördüğüm an, tüm göz yaşlarımı hatırlayacağımı biliyordum. Acılarımı, bitirdiğim antidepresan ilaçlarımı, her şeyi...

Güneş kendini göstermeye başladığında, hala yatakta oturuyordum. ''Neden bu kadar erken kalktın?'' dedi. Kocamdı. Evet, ben evliydim. Yanımda bir adam yatıyordu ve benim aklımdan onunla yatarken bile o geçmiyordu. Sadece, bir kaç yıl önce hayatıma giren adam vardı aklımda. Bir tümör gibiydi, kötü huylu bir tümör. Her gün büyüyordu. Her gün, onu daha çok düşünüyordum. Bu tümör, beynimin ameliyat için çok riskli bir bölgesinde gibiydi. Ya onunla ölecektim, ya da onu aklımdan çıkarmaya çalışırken. Her iki ihtimal de aynı yola çıkıyordu.

İki yıl önceydi. Şuan kocam olan o adamla tanışmıştım. İyi niyetli, beni seven ve fedakar bir adamdı. Bir şirkette iyi bir işi vardı. Durumu çok iyiydi, her ne kadar bunu çok önemsemesem de, dikkatimi çekmişti. Sevmiştim onu o yıllar. Sevdiğimi sanmıştım. Çok değil, evlendikten 4 ay sonra anladım aklımın ve kalbimin kocamdan çok uzaklarda olduğunu. Ve sevdiğimi sanmak için kendimi, beynimi şartladığımı. Beynimi şartlamam çok kolay olmuştu, fakat sıra kalbime geldiğinde bunu başaramamıştım. Başaramayacağımı anladığımda da çok geç olmuştu artık. Çünkü yanımda her gece, o adam yatıyordu. Kocamdı.

Aslında kocamı seviyordum. Fakat bu aşk değildi, kesinlikle değildi. İyi anlaşıyorduk, beni mutlu etmeyi her zaman başarmıştı. Sürpriz akşam yemeklerine bayılırdı. En sevdiği italyan restoranından yer ayırtıp, akşam yemeği için oraya gelmesini söylediğimde havalara uçardı. Çok büyük bir şey değildi belki. Mutlu olurdu, onu mutlu etmek kolay bir şeydi. Neticede, beni seviyordu. Bu yüzden kolaydı.

''Uyku tutmadı hayatım,kahvaltıyı hazırlayıp seni uyandırırım.'' dedim. Klişe yalanlardan biriydi bu : Uyku tutmadı hayatım. O an, daha fazla yaratıcı olamamıştım. Hiç bir zaman daha fazla yaratıcı olamamıştım ben. Kocama yalan söylemezdim, yalan söylemeyi sevmezdim. Onu sevdiğimi söylediğimde de yalan söylemiyordum, onu seviyordum.

Kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa gittim. Kahvaltılarımızın vazgeçilmezi mantarlı omleti yapacaktım bugün. Ama öncesinde, kahveleri hazırlamam gerekiyordu. Çay sevmiyorduk her ikimiz de. Kahve kahvaltı için daha iyi bir seçimdi. Kahveyi, filtre kahve makinasına koydum, daha sonra diğer yiyecekleri masaya özenle hazırladım. Kocamı uyandırmayacaktım, mantarlı omletin kokusuna uyanmayı her zaman severdi, kokusunu duydugunda gelip beni öpecekti, biliyordum.

Omlet hazırdı. Her zamanki gibi, şen şakrak haliyle kocaman bir günaydın öpücüğümü almıştım. Neşeli geçmeyen bir sabahımız dahi olmamıştı. Büyük bir şanstı, kocam büyük bir şanstı.

Suçlu hissediyordum kendimi. Normaldi, çünkü suçluydum. Böyle hissetmekten çok sıkılmıştım. Bu tümörü bugün aldıracaktım. Kalbimden, beynimden, ruhumdan..

Kocamı işe gitmek için evden çıktı ve hazırlanmaya başladım. Özenli değildim. Normalden daha az özenliydim bugün. Ve normalden çok daha fazla kararlı. Evden çıkmadan az önce, Köşedeki italyan restoranını arayıp her zamanki masamızı akşam için ayırttım.
 Bugün, tümörümden arınacaktım. Bugün, hayatımın dönüm noktası olacaktı. Çektiğim acıları, göz yaşlarını ve içtiğim antidepresanları geri verecektim ona. Kararlıydım.
Suçluluk duygusu, duyduğum aşktan daha ağır basıyordu. Herkes, hak etmeyeni seviyordu. Benim onu, kocamın da beni sevmesi gibi. Çok garipti. Bu gariplikten ve beni yiyerek bitiren iğrençlikten kurtulmanın tam zamanıydı.

Dün gece kararlaştırdığımız restorantta ve kararlaştırdığımız saatte orda olmak için yola çıktım. Çok uzak değildi, yarım saat mesafesi vardı ve çok geçmeden restoranın önündeydim. Arabadan inmeden önce içeriye baktım. Cam kenarında oturuyordu. Düşünüyor gibiydi. Daha fazla zaman kaybetmenin anlamsız olduğuna karar verdim ve arabadan indim. İçeriye girmek ve artık buna bir son vermek için restorana yöneldim.

Devamı, Hayal Ürünü Vol. 4.1'de.




Gözde/İçimden Gelen Her Şey

21 Mart 2012 Çarşamba

Stefan Zweig- Satranç

Raslantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr.B.nin öyküsüdür görünüşte Satranç. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında.(Kaynak:Arka Kapak)

Bir gece. Sıradan bir geceydi. Yine salonun televizyona bakan üçlü koltuğunda uzandığım, bir elimde kahvem ve yanında en sevdiğim, çikolata kaplı bisküvilerimin bana eşlik ettiği bir geceydi. Ve aynı sıradanlıkla Okan'ı izliyordum.

Birden Okan, bu kitaptan söz etti. Bir yolcu vapurunda geçen çok güzel bir öykü oldugunu söyledi ve etkilendiğini de ekledi. Merak ettim, nasıl bir kitaptı? Okan sevdiğine göre gerçekten güzel bir kitap olmalıydı.

Çok değil, bir hafta sonra, kitabı satın aldım. Açıkçası bu kadar ince bir kitapla karşılaşacağımı bilmiyordum. Ve fiyatının bu kadar düşük olacağını da. Kitap 71 sayfa ve 7,5 TL. Şok etkisi kısacası.
Size de olur mu bilmem ama, bazen, kitabı okurken aklım başka yere gider, kendimi başka bir şey düşünürken bulurum. O sırada 1-2 paragraf okumuş olurum. Ve, o paragrafı tekrar okumadan geçtiğimde kitabın konusunu  kaçırmamış olurum, yani olayları da kaçırmamış olurum. Laf olsun torba dolsun diye yazılmış paragraflardır onlar.
İşte bu kitabın bir özelliği, okudugunuz her paragraf ayrı bir önemde. Bir cümle atlarsanız, bir sonraki sayfada ne oldugunu anlamayabilirsiniz. ''Ne alaka şimdi? Bu olay nerden çıktı?'' Diye sorular sorabilirsiniz. İşte  bu sorular ortraya çıktıgında, 1-2 sayfa geriden tekrar okumanız gerekiyor demektir.

Bu 71 sayfalık bir uzun öykü değil bence. Bu, benim tabirimle konsantre roman. 300 sayfalık bir roman okumuş gibi hissediyorsunuz kitabın son sayfalarına geldiğinizde. Hiçbir cümle boşuna kurulmamış.

Kısacası, şiddetle tavsiye ettiğim, harika bir konsantre roman.

Dipnot: Stefan Zweig'ın Yolculuklar Üzerine adlı kitabında sıra. Bittikten hemen sonra görüşlerimi paylaşacağım.

Gözde/İçimden Gelen Her Şey


18 Mart 2012 Pazar

Tekbaşınalık


Bu, Benim. Ne fazlası, ne eksiği var. Tek ama huzurlu. Bazı zamanlar, tekbaşınalığımı bozabilir, rafa kaldırabılırım. Ama çok uzun sürmemeli. Sadece, bir süre için. Sonra dönerim tekbaşınalığıma, dönmem gerekir. Ben oraya aitim çünkü. Başka bir açıklaması olamaz. Başka bir gezegen gibi, bir sonsuzluk gibi tekbaşınalık.

Yalnızlık mı? Hayır. Kesinlikle hayır. Tekbaşınalığın bununla hiçbir ilgisi yok. Kirletmeyin onu. Yalnızlık kötümser, karamsar, hüzünlü. Tekbaşınalık farklı,çok farklı. O mutluluk demek, coşku demek, dans demek. Sadece, anlamak gerek. Huzurlu olusunun farkına varmak gerek.
Tekbaşınalığını sevmek, ona ihtiyaç duymak ve bunun, tekbaşınalığın ne demek oldugunu bilmek, bir ayrıcalıktır bence.

Beni anlamadığınıza nasıl da eminim, boşverin. Kolay değil, olmayacak da. Bu kadar yeter.

4 Mart 2012 Pazar

Hello Spring!


Sonunda Mart ayına girdik, fakat her zamanki gibi bahara girdiğimizi hissedemiyoruz. Bu senen, geçen seneden daha beter bir şekilde. Mart ayında kar yağdığını da gördük ya, hiç bir şey şaşırtamaz artık.

İlkbahar demek, serin rüzgar demek.Tepede güneş demek. Bazen yağmur demek. Yani ilkbahar demek, biraz yaz, biraz sonbahar demek.
Sabah uyanırsınız, Güneşe açarsınız gözünüzü,ki ben güneşe uyanmayı çok severim.Camı açarsınız,serin bir rüzgar eser yüzünüze. Fakat çok açık tutamazsınız camı, zira ürperir içiniz. Bunu da severim. Sıcakta üşümek ayrı bir keyif -dengesizlik .

Dışarı çıkarken üstünüze sadece tişört giyerseniz üşürsünüz, kazak giyerseniz terlersiniz.Bu yüzden tişört ve hırka giyersiniz. Her iki durumdada bir kurtarıcınız olur demektir bu.
Sandalet için erken, bot için geç bir mevsimdir bu. Güzelliği, spor ayakkabılarımızı rahatça giyebilmemiz sanırım.
Ne yaz kadar bunaltıcı,ne kış kadar dondururcu, ne sonbahar kadar ıslak. Biraz güneş, biraz rüzgar, arada yağmur. Keşke hep ilkbahar olsa dedirtircesine, harmanlanmış bir mevsim.

Gezmek için ideal bir mevsim bence. Üşürsen hırkanı giyersin ne olacak. Kuşlar cıvıl cıvıl. Yağmur çamur yok.- Yağmur bazen var ama en azından çamur yok!. Hava geç kararmaya çoktan başladı bile.  Şimdi düşündüm de,bir an önce gelsin şu ilkbahar!

Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.
Çok doğru. Mart ayı, kış kalıntılarından kurtulma mevsimi olduğu için, hiç sevmem bu ayı. Mart ayı benim için bekleyiş demek, Nisan ayını bekleyiş.Bir katlanış. Ne yazık ki, Mart ayı en az kış kadar dengesiz.- Şimdiki kış.
Mont giymeyi seven varsa, evet güzel. Fakat ben sevmiyorum arkadaş! Bu yüzden de mart ayını sevmiyorum. Nokta.


Gözde /İçimden Gelen Her Şey

İzleyiciler