22 Mayıs 2013 Çarşamba
İlk internet alışverişim !
İlk internet alışverısım hayırlı ugurlu olsun.
Aslında uzun zamandır ınternetten çöp de olsa almak ısteyen ama bır turlu cesaret edemeyenlerdenım. Sonunda cesaretımı topladım ve bu ayakkabıyı satın aldım. Geçtiğimiz pazartesı gunu elıme ulastı ve memnun kaldım.
Cesaretımı toplamamın sebebı de gecen sene bu markanın, bu ayakkabısının çiçek desenlısını kullanmıs olmamdı. (Resımdekı ayakkabının ıc desenı gıbı ). Baktım model aynı, e kalıp da aynıdır dedım ve bu fırsatı kaçırmak ıstemedım.
Geçen senekı ayakkabımın cesur tarafından bır guzel parcalandıgını da es gecemem. Çok kızmıştım. Ayakkabılarımı çok sevıyordum ve sabah uyandıgımda ayakkabının tabanı bır yerde kendısı bır yerde oldugunu gorunce cınnet gecırmemem elde degıldı. O ayakkabı ayagıma yakışan tek babetımsı ayakkabıydı. Ve aynı ayakkabıyı magazaya almaya gıttıgımde 'Malesef kalmadı ve tekrar gelecegını sanmıyorum' dıyen tezgahtara, küçük emrahımsı bakısımı atmaktan da kendımı alıkoyamadım.
Ayakkabılarımı hala atmadım. Hala ayakkabılıgın bır köşesınde durur. Arada bakarım, onunla konusurum, aglarım slkdsaşdkaşls. Tamam tamam abartmıyorum. Ama gercekten atmaya kıyamıyorum.
Bu arada ayakkabı gercekten çok ucuzdu. Bu ucuzlukta bu ayakkabıyı Trendyoldan baska bır sıtede bulabılecegımı de sanmıyorum. Trendyol hem ucuz hem kalıtelı bır sıte gercekten. Bir morhipo degıl hanı. Siteye gırmemle çıkmam adeta bır oluyor. 200ün altında fiyat yok neredeyse. Varsa da gıyılmez degerde kıyafetler.
Anti morhipo, forever trendyol !
Gözde /İçimden Gelen Her Şey
26 Kasım 2012 Pazartesi
NASA - A Human Adventure Sergisi
![]() |
| Biletlerimiz ne kadan hoş ! |
Merhaba !
Bugun yine uzunca bır metrobus yolculugu tamamladıktan sonra A Human Adventure'a gitmek üzere Marmara Foruma gittik. Uzun zamandır merak ediyordum. Bingo !
Öncelikle söylemeliyim ki, sesli anlatımı kiralamadan sergiye girmenizi tavsiye etmem. Biz denedik, olmuyor. Geri dönüp sesli anlatım kiraladık. Ipodlardan dinlediğiniz sesli anlarımın kiralama ücreti kişi başı 5 TL.
Sergi bileti Öğrenci: 20TL Tam: 25 TL
Sergi 6 bölümden oluşuyor. Gerçekten kaliteli olarak hazırlanmış ve her şeye özenilmiş.Uzaya ilk yolculuktan günümüze, uzayda kullanılan parçalardan ılk astronot kıyafetlerıne kadar her tür parça sergileniyor. Aynı zamanda gerçek boyutlu maket uzay aracı, uzayda astronotların nasıl yemek yedıkleri, ilk zamanlardan günümüze kadar olan gelişimler sergilenmiş.
İlk 2 bölüm son bölümlere oranla zayıf olsa da, insanı şaşırtması açısından çok iyi denilebilir. Zayıftan mükemmele uzanan bir sergi görüşümce.
Serginin bölüm geçişleri tek bir yönde olmadıgından, her bölümü bitirdiğinizde 'Bitti mi ? Bu kadar mıydı? ' gibi soruları kendınıze sormanıza sebep oluyor. Bitmediğini anladıgınızda seviniyorsunuz.
Aynı zamanda uzaya yapılan başarısız başarılı yolculuklar, astronotların uzayda ne kadar zorluklar atlatarak Dünyaya sağ dönme hikayeleri, daha bir çok bilgi veriliyor.
Uzayla ilgili her tür bilgiyi edinebileceğiniz, harika kapsamlı bir sergi. Şiddetle tavsiye ediyorum. Bitmeden koşun, gidin, görün derim.
Serginin sonunda sizi bir uçuş simulatörü bekliyor olacak. Denemeniz tavsiye edilir. Biniş ücreti 10 TL. Uzaya giden astronotların çıkarken neler yaşadıklarını az da olsa yansıtmaya çalışıyor. Güzel bir deneyim oldugunu söyleyebilirim fakat mide bulantısına sebep oluyor, baştan uyarmakta fayda var. Deli danalar gibi döndürüyor, sallıyor. Yavaş inmenizde fayda var, yalpalatıyor. 2 dk süren bir simulasyon olmasına rağmen bu etkileri bırakması ilginç. Astronotlar ne hale geliyor düşünemiyorum bile!
Geri kalanlar için sergiye gitmenizde fayda var.
Bu çok istediğim bir sergi oldugu gibi, onunla bir ilkti. Bunu da eklemeden geçemiciimmm . :)
Gözde / İçimden Gelen Her Şey
25 Kasım 2012 Pazar
# Tiyatroya Gittim
Merhaba !
Uzun bir aradan sonra yapmadıgım bir aktivite gerçekleştirdim ve tiyatroya gittim. Belki şaşırtıcı ama hayatımda ilk kez gittiğimi söyleyebiliriz. En son 5 yaşında gittiğimi saymazsak, gerçekten ilk kez. En azından bilincim yerindeyken ilk kez.
Oyunun adı fotoğrafta da gördüğünüz üzere 'Zorla Evlenme'. Oyun Sganarelle adında yaşlı bir kralın genç ve güzel Dorimene ile olan evlenme kararı, şüphelerı ve ardından bu evlenme durumundan kurtulma çabalarını anlatıyor. Oyun komedi, fakat gülmekten yerlere yatırdıgını söyleyemem. Güldüm mü? Evet güldüm fakat daha iyi komediler olduguna da emınım.
Oyun Taksim, Maya Sahnesindeydi. 18 Kasım Pazar günü, saat 18:00'da. Ertesi gün sabahın köründe sınavımın olması, bu ilki gerçekleştirmeme mani olmadı.
Bu ilki yapmama vesile olan aslında kuzişlerim Bensu ve Berkerdi. Onlar gitmese benim tiyatroya gitmem herhalde yine onumuzdeki birkaç yıl içinde ancak gerçekleştirebileceğim bir aktivite olurdu. Çünkü Tüyaptan Taksime gitmenın ne zor şey oldugunu bilenler vardır aranızda herhalde !
Listemdeki diğer yapmadıgım tüm aktiviteleri bir an önce yapmam dileğiyle !
Gözde /İçimden Gelen Her Şey
1 Kasım 2012 Perşembe
Fala inanma, falsız kal.
Merhaba sevgili okuyucu,
Bu yazı, faldan soguman için ozel olarak hazırlandı.
Ah biz Türkler! Ah biz nasıl fal severiz ama nasıl !
Milletimize özgü Türk kahvesi oldugu sürece falseverliğimiz devam edecek bu bir gerçek. Türk kahvesine aşık bir insan oldugum halde bir gün gelsin ve Türk kahvesi hangi kahve çekirdeğinden yapılıyorsa o çekirdeğin soyu tükensin, yetiştirilemesin, her neyse işte!!
Yahu nedir bu fala inanma olayınız? O fallar yalan kardeş inanmayın. Tamam bazısı gerçekten bilebilir, ama şunu bilin ki geçmişinizi bilse de geleceği asla bilememez. Onu sallıyordur büyük ihtimalle. Çünkü gelecek göreceli bir kavram. Her hareketinizde gelecek değişiyor, sizin seçimleriniz değiştikçe gelecek de değişiyor. Ama insanlar bunu düşünemiyor.
Size der ki, filancayla kavga edeceksin ve görüşmeyeceksin. Filancayla kavga edersin belki ama alttan alırsan gayette aran bozulmaz, görüşmeye devam da edersin, falcı ne olur ? Göt olur.
Falcı demiş ki, sen üniversiteyi kazanamayacakmışmışmışsın. Hadi be! VALLAHA mı ? Çok sağol canım. Yürü git lan. Ne uyduruyorsun. Bir kere sen götü sıksan gayette kazanırsın o okulu. Çalışmıyorsan kazanamazsın bu kadar basit !
Ya da evlenince 3 çocugun olacakmış. İşte sana bunu söyler, sen de gider inat edersin evleneceğin varsa bile evlenmezsin. Ne olur sonra? Gelecek değişmiş olur. Falcı da göt olur.
Kısacası, adam fal bakar, söyler. Bunların olup olmaması sızın elınızdedir. Kaderi insan kendı çizer bebişlerim.
Sormayın, çok kızıyorum şu fal olaylarına. Bundan 2 sene öncesine kadar ben de inanırdım. Fakat göya kahve falı bakabılen falcı kılıklı biri piskolojımı bozunca nefret ettim. Tam anlamıyla nefret hemde !
Daha buraya yazmak ıstedıgım o kadar şey var ki, yazdım sayın. Özel hayatımı dökemeyeceğim.
Siz siz olun, fal baktırmayın. Gereksiz. Bu hayatta ne yaşayacaksan kendı ıstek ve tercıhlerınle yaşamalısın. İyi yada kötü, her şey bizler için var.En azından kendı tercıhın. Yaşadım, mutlu oldum ya da üzüldüm, bu benım tercihimdi diyebilmeli insan.
Fala inanma, fal da baktırma. Falsız kal.
Öpüyorum.
Gözde / İçimden Gelen Her Şey
Bu yazı, faldan soguman için ozel olarak hazırlandı.
Ah biz Türkler! Ah biz nasıl fal severiz ama nasıl !
Milletimize özgü Türk kahvesi oldugu sürece falseverliğimiz devam edecek bu bir gerçek. Türk kahvesine aşık bir insan oldugum halde bir gün gelsin ve Türk kahvesi hangi kahve çekirdeğinden yapılıyorsa o çekirdeğin soyu tükensin, yetiştirilemesin, her neyse işte!!
Yahu nedir bu fala inanma olayınız? O fallar yalan kardeş inanmayın. Tamam bazısı gerçekten bilebilir, ama şunu bilin ki geçmişinizi bilse de geleceği asla bilememez. Onu sallıyordur büyük ihtimalle. Çünkü gelecek göreceli bir kavram. Her hareketinizde gelecek değişiyor, sizin seçimleriniz değiştikçe gelecek de değişiyor. Ama insanlar bunu düşünemiyor.
Size der ki, filancayla kavga edeceksin ve görüşmeyeceksin. Filancayla kavga edersin belki ama alttan alırsan gayette aran bozulmaz, görüşmeye devam da edersin, falcı ne olur ? Göt olur.
Falcı demiş ki, sen üniversiteyi kazanamayacakmışmışmışsın. Hadi be! VALLAHA mı ? Çok sağol canım. Yürü git lan. Ne uyduruyorsun. Bir kere sen götü sıksan gayette kazanırsın o okulu. Çalışmıyorsan kazanamazsın bu kadar basit !
Ya da evlenince 3 çocugun olacakmış. İşte sana bunu söyler, sen de gider inat edersin evleneceğin varsa bile evlenmezsin. Ne olur sonra? Gelecek değişmiş olur. Falcı da göt olur.
Kısacası, adam fal bakar, söyler. Bunların olup olmaması sızın elınızdedir. Kaderi insan kendı çizer bebişlerim.
Sormayın, çok kızıyorum şu fal olaylarına. Bundan 2 sene öncesine kadar ben de inanırdım. Fakat göya kahve falı bakabılen falcı kılıklı biri piskolojımı bozunca nefret ettim. Tam anlamıyla nefret hemde !
Daha buraya yazmak ıstedıgım o kadar şey var ki, yazdım sayın. Özel hayatımı dökemeyeceğim.
Siz siz olun, fal baktırmayın. Gereksiz. Bu hayatta ne yaşayacaksan kendı ıstek ve tercıhlerınle yaşamalısın. İyi yada kötü, her şey bizler için var.En azından kendı tercıhın. Yaşadım, mutlu oldum ya da üzüldüm, bu benım tercihimdi diyebilmeli insan.
Fala inanma, fal da baktırma. Falsız kal.
Öpüyorum.
Gözde / İçimden Gelen Her Şey
31 Ekim 2012 Çarşamba
Okul mu ? O da ne?
Selam !
Bugün buraya içimi dökmek için yazıyorum. Tanrııımm okula gitmek artık tam bır facia !
Uzuuun bir aradan sonra okula gitmenin zorlugu gerçekten paha biçilemez.Üstelik yolunuz evden okula kadar toplam 2 saat sürüyorsa tadından yenmez bir hal alıyor. Otobüse bin, metrobuse bin, tramvaya bin. Yürüü yürüü !!!
Yazın tempolu ve oldukça yorucu bir çalışmadan sonra yine neredeyse aynı tempoyla okula gitmek düşüncesi bile insanı çıldırtmaya yetiyor. Neredeyse değil, aynı tempoyla. 5 gün okul mu olur arkadaş ! Böyle ızdırap görülmedi! Üniversiteye mi gidiyorum liseyemi anlamadım gerçekten. Geçen sene 2 gün olusunun acısını bu sene 5 günle çıkartıyorlar sanırım.
Neredeyse vizeler gelecek, geldi gelecek, 1 sayfa notum yok, onu da geçtim, okula gittiğim gün sayısı bir elin parmakları kadardır. Acilen çeki düzen verilmesi gereken bir durumdayım. Silkelen Gözde !
Okulun 5 gün olması da bir bahane değil aslında okula gitmemem için. Geçen sene 2 gün olmasına rağmen 5 gün yatıyordum, okula gitmem gereken o 2 günü de kendime tatil ediyordum. Neymiş, okula gitmem gereken günde gitmeyince daha tatlı oluyormuş. Hadi oradan !
Geçen sene, tam teşekkürlü hazırlanıp tam kapıya gidip evden çıkacakken vazgeçtiğimi, gidip simit pogaca alıp kendıme kahvaltı hazırladığımı, çay- kahve keyfi yaptıgımı da hatırlıyorum. Buna rağmen tüm derslerden geçtim. 1 ders hariç ki bu dersin sınavını arkadaşım Doğuş -kulakları çınlasın- sayesinde kaçırdığımı bilmenizi isterim.
Sözün kısası, benim uyumam gerek, yarın okul var ve yine şehir değiştirerek okula gideceğim.
İyi geceler millet !
Gözde / İçimden Gelen Her Şey
Bugün buraya içimi dökmek için yazıyorum. Tanrııımm okula gitmek artık tam bır facia !
Uzuuun bir aradan sonra okula gitmenin zorlugu gerçekten paha biçilemez.Üstelik yolunuz evden okula kadar toplam 2 saat sürüyorsa tadından yenmez bir hal alıyor. Otobüse bin, metrobuse bin, tramvaya bin. Yürüü yürüü !!!
Yazın tempolu ve oldukça yorucu bir çalışmadan sonra yine neredeyse aynı tempoyla okula gitmek düşüncesi bile insanı çıldırtmaya yetiyor. Neredeyse değil, aynı tempoyla. 5 gün okul mu olur arkadaş ! Böyle ızdırap görülmedi! Üniversiteye mi gidiyorum liseyemi anlamadım gerçekten. Geçen sene 2 gün olusunun acısını bu sene 5 günle çıkartıyorlar sanırım.
Neredeyse vizeler gelecek, geldi gelecek, 1 sayfa notum yok, onu da geçtim, okula gittiğim gün sayısı bir elin parmakları kadardır. Acilen çeki düzen verilmesi gereken bir durumdayım. Silkelen Gözde !
Okulun 5 gün olması da bir bahane değil aslında okula gitmemem için. Geçen sene 2 gün olmasına rağmen 5 gün yatıyordum, okula gitmem gereken o 2 günü de kendime tatil ediyordum. Neymiş, okula gitmem gereken günde gitmeyince daha tatlı oluyormuş. Hadi oradan !
Geçen sene, tam teşekkürlü hazırlanıp tam kapıya gidip evden çıkacakken vazgeçtiğimi, gidip simit pogaca alıp kendıme kahvaltı hazırladığımı, çay- kahve keyfi yaptıgımı da hatırlıyorum. Buna rağmen tüm derslerden geçtim. 1 ders hariç ki bu dersin sınavını arkadaşım Doğuş -kulakları çınlasın- sayesinde kaçırdığımı bilmenizi isterim.
Sözün kısası, benim uyumam gerek, yarın okul var ve yine şehir değiştirerek okula gideceğim.
İyi geceler millet !
Gözde / İçimden Gelen Her Şey
25 Ekim 2012 Perşembe
Mutlu bayramlar !
Merhaba !
Kimileriniz daha küçüksünüz, bayram harçlıkları ıcın yanıp tutuşan bir haliniz var. Kimileriniz zorla bayramlaşmaya akrabalarınıza gidiyorsunuz. Kimileriniz belki de seviyor bayram gezmelerini. Bayramda ikram edilen baklavaları yemeyi. Tutulan kolanyayı geri çevireniniz, çevirmeyeniniz.. Belki de kolanyayı siz tutuyorsunuzdur misafirlerin ellerine. Kim bilir.
Kimileriniz de yalnızlıgı seviyor, bayramda yalnız kalmayı tercih ediyor ya da yalnız geçirmek zorunda kalıyor ama bu durumdan oldukça memnun.
İsteyene her gün bayram aslında. Birilerini arayıp hal hatır sormak için ya da büyüklerin ellerini öpmek için bayramlar beklenmemeli. Bu sebeple bayram günlerini diğer günlerden ayıran hiç bir özelliğinin olmadıgını düşünüyorum. Bayramları önemsemiyorum.
İstediğimi ararııım istediğimi aramam, bayramda neden aramadın diye hesap soranları da itici bulurum.
Herkese mutlu , türk kahvesi tadında bayramlar.
Gözde /İçimden Gelen Her Şey
Kimileriniz daha küçüksünüz, bayram harçlıkları ıcın yanıp tutuşan bir haliniz var. Kimileriniz zorla bayramlaşmaya akrabalarınıza gidiyorsunuz. Kimileriniz belki de seviyor bayram gezmelerini. Bayramda ikram edilen baklavaları yemeyi. Tutulan kolanyayı geri çevireniniz, çevirmeyeniniz.. Belki de kolanyayı siz tutuyorsunuzdur misafirlerin ellerine. Kim bilir.
Kimileriniz de yalnızlıgı seviyor, bayramda yalnız kalmayı tercih ediyor ya da yalnız geçirmek zorunda kalıyor ama bu durumdan oldukça memnun.
İsteyene her gün bayram aslında. Birilerini arayıp hal hatır sormak için ya da büyüklerin ellerini öpmek için bayramlar beklenmemeli. Bu sebeple bayram günlerini diğer günlerden ayıran hiç bir özelliğinin olmadıgını düşünüyorum. Bayramları önemsemiyorum.
İstediğimi ararııım istediğimi aramam, bayramda neden aramadın diye hesap soranları da itici bulurum.
Herkese mutlu , türk kahvesi tadında bayramlar.
Gözde /İçimden Gelen Her Şey
19 Mayıs 2012 Cumartesi
İlk İşin, İlk İş Günü
Merhaba!
Bugünlerde blogumu günlükvari bir şekilde kullanmaya karar verdim. Bugün size ilk iş günümden bahsedeceğim.
O gün, yanı perşembe günü ilk iş günümdü. Sabah karga bokunu yemeden uyandığım bir saatte, sersemlik ve topuklu ayakkabılarımı çantama mı koysam yoksa giyip mi gitsem düşünceleriyle beraber hazırlanmaya başladım. Yaklaşık 40 dakikada hazırdım.
Uzun zamandır, yaklaşık 2 senedir çalışmadığım için ve patates olmanın rahatlığını üstümden atamadığımdan ''Neden çalışıyorum ki yaa?'' ve '' Neyse kızım biraz çalış götünü yayarak ömür geçmez'' gibi sorular aklıma gelmedi değil. Beş günümü evde, herzamanki üçlü koltugumda yayılarak geçirmenin boşluğunu iş ile doldurmam mantıklı bir karardı aslında. Fakat yine de vazgeçmesi zor bir eylem. İki gün okula gitmemi, daha doğrusu çoğu zaman gitmememi de göz önüne alırsak, bu fırsatı değerlendirmem, ileriki zamanlarda bana olumlu yansıyacağını da aklıma getirdi. Tüm bunlardan sonra, işimi sevdiğimi ve zamanla bu tempoya alışacağımı biliyordum. Başlamanın tam zamanıydı.
Şehir değiştirmek üzere otobüse bindim ve avcılardan metrobüs aktarmasıyla cevizlibağ'a oradan da tramvay ile sirkeci'ye gittim. Otele yaklaştıkça kalbim herzamanki temposunu hızlandırdı ve ağzımdan her an çıkabilir gibi hissettim. Aslında ilk kez o otelde çalışmıyordum. Daha önce stajımı da o otelde yapmıştım. Kadronun değişmesiydi beni en çok endişelendiren. Çünkü yenilikleri sevsem de, yeni insanlarla tanışmak, tanımadığım birini tanımaya çalışmak beni her zaman endişelendirirdi. Güven duygusu benim için önemli oldugu için, tanımadıgım bir kişiye güvenememem buna sebep oluyordu.
Otelin personel girişinden girmemle birlikte insan kaynaklarına gittim ve daha sonra yanıma aldığım pantolonum ve topuklu ayakkabılarımı giyerek ofise çıktım.
Ofiste M. vardı. O da benim gibi yeniydi, sadece 3 gün önce işe başlamıştı. Fakat oldukça alışmış gibi gözüküyordu. Bana kitlerin yerini gösterdi ve alışmamı hızlandırmak için oldukça sıcakkanlı bir tavırla yaklaştı. İyi birine benziyordu. Kısa, çenesinden 3-4 santim uzun karamel rengine dönük saçları vardı. Oldukça ince yapıda bir kızdı. Bana Sevcan ablamı hatırlattı. Sevcan ablam, daha önce o otelde staj yaparken yanından ayrılmadığım ve birlikte rezervasyonlara baktıgımız, bana ilk Fidelio'yu öğreten kişiydi.
İlk gün oldugu için diye düşünüyorum, çok gergin, stresli hissediyordum. Hava almaya çıktıgımda ''Acaba çıkıp gitsem mi ?'' diye düşünmedim değil. Çıkmazda gibiydim, daralmıştım. Fidelio'da rezervasyon girmeyi de unutmuş olmam benı daha çok geriyordu. Çünkü 2 sene önce yalayıp yutmuştum, öyle ki oteldeki hiç kimse benim stajer oldugumu bilmiyordu. Öğrenenler de şaşırıp kalıyordu. Sağ olsun S. , bana unuttuklarımı teker teker amlattı ve ben de not aldum.
Saat 15:00 sularında stresim oldukça azalmıştı. Ortama uyum sağlamaya başlamıştım ve daha az hava almaya çıkıyordum. Sadece üzerimde aşırı bir ağırlık ve bununla birlikte bir yorgunluk vardı. Ağırlığın sebebini çözemesemde, yorgunluğun sebebi kesinlikle bir önceki gün eskişehir'den dönmüş olmam ve ertesi gün yani 17 Mayısta erkenden kalkıp işe gitmemdi.
O gün, 18:30da işten çıkmam gerekirken 19:30da çıktım. Bunun sebebi rezervasyondaki yogunluk ve benım unuttuklarımı hatırlama aşamasında olmamdı. Eğer sistemi unutmamış olsaydım 1 saat mesai yapmamıza gerek kalmayabilirdi.
Saat 21:30 sularında eve vardıgımda bitmiştim artık. Gökçe ile bir kahve içtik ve daha sonrasında yatağıma yöneldim, ertesi gün çalar saati duymayı dileyerek.
Gözde /İçimden Gelen Her Şey
Bugünlerde blogumu günlükvari bir şekilde kullanmaya karar verdim. Bugün size ilk iş günümden bahsedeceğim.
O gün, yanı perşembe günü ilk iş günümdü. Sabah karga bokunu yemeden uyandığım bir saatte, sersemlik ve topuklu ayakkabılarımı çantama mı koysam yoksa giyip mi gitsem düşünceleriyle beraber hazırlanmaya başladım. Yaklaşık 40 dakikada hazırdım.
Uzun zamandır, yaklaşık 2 senedir çalışmadığım için ve patates olmanın rahatlığını üstümden atamadığımdan ''Neden çalışıyorum ki yaa?'' ve '' Neyse kızım biraz çalış götünü yayarak ömür geçmez'' gibi sorular aklıma gelmedi değil. Beş günümü evde, herzamanki üçlü koltugumda yayılarak geçirmenin boşluğunu iş ile doldurmam mantıklı bir karardı aslında. Fakat yine de vazgeçmesi zor bir eylem. İki gün okula gitmemi, daha doğrusu çoğu zaman gitmememi de göz önüne alırsak, bu fırsatı değerlendirmem, ileriki zamanlarda bana olumlu yansıyacağını da aklıma getirdi. Tüm bunlardan sonra, işimi sevdiğimi ve zamanla bu tempoya alışacağımı biliyordum. Başlamanın tam zamanıydı.
Şehir değiştirmek üzere otobüse bindim ve avcılardan metrobüs aktarmasıyla cevizlibağ'a oradan da tramvay ile sirkeci'ye gittim. Otele yaklaştıkça kalbim herzamanki temposunu hızlandırdı ve ağzımdan her an çıkabilir gibi hissettim. Aslında ilk kez o otelde çalışmıyordum. Daha önce stajımı da o otelde yapmıştım. Kadronun değişmesiydi beni en çok endişelendiren. Çünkü yenilikleri sevsem de, yeni insanlarla tanışmak, tanımadığım birini tanımaya çalışmak beni her zaman endişelendirirdi. Güven duygusu benim için önemli oldugu için, tanımadıgım bir kişiye güvenememem buna sebep oluyordu.
Otelin personel girişinden girmemle birlikte insan kaynaklarına gittim ve daha sonra yanıma aldığım pantolonum ve topuklu ayakkabılarımı giyerek ofise çıktım.
Ofiste M. vardı. O da benim gibi yeniydi, sadece 3 gün önce işe başlamıştı. Fakat oldukça alışmış gibi gözüküyordu. Bana kitlerin yerini gösterdi ve alışmamı hızlandırmak için oldukça sıcakkanlı bir tavırla yaklaştı. İyi birine benziyordu. Kısa, çenesinden 3-4 santim uzun karamel rengine dönük saçları vardı. Oldukça ince yapıda bir kızdı. Bana Sevcan ablamı hatırlattı. Sevcan ablam, daha önce o otelde staj yaparken yanından ayrılmadığım ve birlikte rezervasyonlara baktıgımız, bana ilk Fidelio'yu öğreten kişiydi.
İlk gün oldugu için diye düşünüyorum, çok gergin, stresli hissediyordum. Hava almaya çıktıgımda ''Acaba çıkıp gitsem mi ?'' diye düşünmedim değil. Çıkmazda gibiydim, daralmıştım. Fidelio'da rezervasyon girmeyi de unutmuş olmam benı daha çok geriyordu. Çünkü 2 sene önce yalayıp yutmuştum, öyle ki oteldeki hiç kimse benim stajer oldugumu bilmiyordu. Öğrenenler de şaşırıp kalıyordu. Sağ olsun S. , bana unuttuklarımı teker teker amlattı ve ben de not aldum.
Saat 15:00 sularında stresim oldukça azalmıştı. Ortama uyum sağlamaya başlamıştım ve daha az hava almaya çıkıyordum. Sadece üzerimde aşırı bir ağırlık ve bununla birlikte bir yorgunluk vardı. Ağırlığın sebebini çözemesemde, yorgunluğun sebebi kesinlikle bir önceki gün eskişehir'den dönmüş olmam ve ertesi gün yani 17 Mayısta erkenden kalkıp işe gitmemdi.
O gün, 18:30da işten çıkmam gerekirken 19:30da çıktım. Bunun sebebi rezervasyondaki yogunluk ve benım unuttuklarımı hatırlama aşamasında olmamdı. Eğer sistemi unutmamış olsaydım 1 saat mesai yapmamıza gerek kalmayabilirdi.
Saat 21:30 sularında eve vardıgımda bitmiştim artık. Gökçe ile bir kahve içtik ve daha sonrasında yatağıma yöneldim, ertesi gün çalar saati duymayı dileyerek.
Gözde /İçimden Gelen Her Şey
16 Mayıs 2012 Çarşamba
Şans Bana Göz Kırptı!
Merhaba!
Yeni haberlerle karşınızdayım. Yarın itibariyle yeni işime başlıyorum. Son zamanlarda yaşadığım en büyük şans bu. Gerçekten boktan günlerimin arasına şıp diye girdi ve hayatımı düzene soktu. Sanırım çalışırsam daha düzenli bir hayatım olacak. Yat-kalk monotonluğundan oldukça sıkılmıştım zaten. Hayat geçmez böyle arkadaş!
Bir salı günüydü. Telefonum çaldı, bilmediğim bir numara arıyordu. Evim Şahane beni arıyor diye düşündüm ve telefonu açtım.- Evet, evim şahaneye başvurdum!
Arayan işe başladığım otelin genel müdür yardımcısıydı. Çarşamba günü iş görüşmesine gelebilip gelemeyeceğimi sordu, tabi ki ben de gelebileceğimi söyledim.
Son iş görüşmelerim boktan geçtiği için çok umudum yoktu aslında. Bilirsiniz, siz insan kaynakları ne der! ''Biz sizi ararız.'' Bu cümleyi duydugumda her ne kadar ''Oldu görürsem söylerim'' veya ''OK KİB BYE'' gibi malca cümleler söylemek istesemde kendimi tutuyorum ve oradan hızlıca uzaklaşıyorum.
İş bulmak gerçekten zormuş. Hele ilk işse, yanı gerçek anlamda ilk işse daha da zor. Çünkü kimse şans tanımıyor. Yahu içimde turizm ateşiyle yanıp tutuşan ve sadece bir şans isteyen biri var ! Bunu görmek bu kadar zor olmamalı!
Sonuç olarak, şahane bir iş görüşmesiydi. Daha önce stajımı o otelde yapmanın verdiği avantaj sayesınde daha da hızlı sonuçlandı. Bu da, otelin gerçekten değişmesinden kaynaklanıyor-kadronun değişmesinden. Çünkü daha önce de gitmiştim ve saatlerce bekletilip, üstelik görüşme bile yapamadan geri dönmüştüm.
İş görüşmesinin ardından tabıkı yenı pantolonlar, ceketler, topuklular almam gerekti. Malum, ne zamandır çalışmadıgımdan hepsi fosil olmuştu.
Şimdilik haberler bu kadar. İş maceralarımı da yazacağım, öpüyorum.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
Yeni haberlerle karşınızdayım. Yarın itibariyle yeni işime başlıyorum. Son zamanlarda yaşadığım en büyük şans bu. Gerçekten boktan günlerimin arasına şıp diye girdi ve hayatımı düzene soktu. Sanırım çalışırsam daha düzenli bir hayatım olacak. Yat-kalk monotonluğundan oldukça sıkılmıştım zaten. Hayat geçmez böyle arkadaş!
Bir salı günüydü. Telefonum çaldı, bilmediğim bir numara arıyordu. Evim Şahane beni arıyor diye düşündüm ve telefonu açtım.- Evet, evim şahaneye başvurdum!
Arayan işe başladığım otelin genel müdür yardımcısıydı. Çarşamba günü iş görüşmesine gelebilip gelemeyeceğimi sordu, tabi ki ben de gelebileceğimi söyledim.
Son iş görüşmelerim boktan geçtiği için çok umudum yoktu aslında. Bilirsiniz, siz insan kaynakları ne der! ''Biz sizi ararız.'' Bu cümleyi duydugumda her ne kadar ''Oldu görürsem söylerim'' veya ''OK KİB BYE'' gibi malca cümleler söylemek istesemde kendimi tutuyorum ve oradan hızlıca uzaklaşıyorum.
İş bulmak gerçekten zormuş. Hele ilk işse, yanı gerçek anlamda ilk işse daha da zor. Çünkü kimse şans tanımıyor. Yahu içimde turizm ateşiyle yanıp tutuşan ve sadece bir şans isteyen biri var ! Bunu görmek bu kadar zor olmamalı!
Sonuç olarak, şahane bir iş görüşmesiydi. Daha önce stajımı o otelde yapmanın verdiği avantaj sayesınde daha da hızlı sonuçlandı. Bu da, otelin gerçekten değişmesinden kaynaklanıyor-kadronun değişmesinden. Çünkü daha önce de gitmiştim ve saatlerce bekletilip, üstelik görüşme bile yapamadan geri dönmüştüm.
İş görüşmesinin ardından tabıkı yenı pantolonlar, ceketler, topuklular almam gerekti. Malum, ne zamandır çalışmadıgımdan hepsi fosil olmuştu.
Şimdilik haberler bu kadar. İş maceralarımı da yazacağım, öpüyorum.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
3 Mayıs 2012 Perşembe
Bahar geldi, Babetler dışarı!
Merhaba!
Bahar geldi, yaz da kapıda. Babetler kutularından çıkarıldı dolayısıyla. Hiç babeti olmayanlar babet almaya başladı, olanlar dahasını istedi.
Babet giymeyi geçen yaza kadar sevmezdim. Fakat bu bahar öyle babetler görüyorum ki, en yakın zamanda koleksiyon yapacak kadar alacağım her halde.
İnternette Trendyol,Shoe Tek Fiyat gibi bazı giyim sitelerini takip ediyorum. Gerçekten çok uygunlar. Fakat Trendyol'dan alışveriş yapabilmek ve beğendiğini alabilmek için gerçekten çok hızlı davranmak gerekiyor. Bir ayakkabıyı beğeniyorsunuz ve bir bakıyorsunuz, ''Tükendi'' yazıyor. Ya da numarası yok. Bu yüzden maillerle içli dışlı olmakta ve mail gelir gelmez sitenin içine düşmekte fayda var.
Shoe tek fiyatda öyle bir sorun yok. Fiyatlar gerçekten ''Tek fiyat''. Topuklu ayakkabıların çoğu 53 TL. Babetler 35-40 TL arasında değişiyor. Tükenme gibi bir durum yok. İstediğiniz zaman, istediğiniz sayıda alabılıyorsunuz.
Ben de bugün bakındığım ve hoşuma giden bazı babetleri paylaşmak istedim.
Bahar geldi, yaz da kapıda. Babetler kutularından çıkarıldı dolayısıyla. Hiç babeti olmayanlar babet almaya başladı, olanlar dahasını istedi.
Babet giymeyi geçen yaza kadar sevmezdim. Fakat bu bahar öyle babetler görüyorum ki, en yakın zamanda koleksiyon yapacak kadar alacağım her halde.
İnternette Trendyol,Shoe Tek Fiyat gibi bazı giyim sitelerini takip ediyorum. Gerçekten çok uygunlar. Fakat Trendyol'dan alışveriş yapabilmek ve beğendiğini alabilmek için gerçekten çok hızlı davranmak gerekiyor. Bir ayakkabıyı beğeniyorsunuz ve bir bakıyorsunuz, ''Tükendi'' yazıyor. Ya da numarası yok. Bu yüzden maillerle içli dışlı olmakta ve mail gelir gelmez sitenin içine düşmekte fayda var.
Shoe tek fiyatda öyle bir sorun yok. Fiyatlar gerçekten ''Tek fiyat''. Topuklu ayakkabıların çoğu 53 TL. Babetler 35-40 TL arasında değişiyor. Tükenme gibi bir durum yok. İstediğiniz zaman, istediğiniz sayıda alabılıyorsunuz.
Ben de bugün bakındığım ve hoşuma giden bazı babetleri paylaşmak istedim.
![]() |
| 35TL |
![]() |
| 35TL |
![]() |
| 50TL |
![]() |
| 35TL |
Bunlar Bambi'dendi. Gerçekten çok hoş değiller mi ? Fiyatları da çok cep yakmıyor.
![]() |
| 35TL |
Bu da Shoe Tek Fiyattan. Değişik bir model, denemeye değer bence. Ayrıca, internetten bakıp, mağazasında deneyerek de satın alabilirsiniz. Bağdat Caddesi, Etiler, Merter;Yeşilköy,Nişantaşı gibi semtlerde mağazaları var.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
28 Nisan 2012 Cumartesi
İyi ki doğdun Gökçe !
Merhaba!
Bugün yan komşum , aynı zamanda çok sevdiğim arkadaşım olan Gökçe'nin doğum günü.
Bu akşam planlarda bir değişiklik olmazsa, kafaları çekeceğiz. Uzun zamandır içki içmiyordum, bu iyi olacak gibi. Doğum gününü en içkili şekilde değerlendireceğiz.
Dün gece saat 00:10 iken, Gökçe'ye bir mektup yazdım, kat kat kağıtlara sardım ve odasının camındaki mermere koydum. Nasıl oldu, tabıkı de çok zor oldu ! 9. kattayız, boyum kısa, mektubu koyamıyorum arkadaş ! Ben de aldım maşayı, hoop mermere bıraktım. O kadar heyecan yaptım ki ve o kadar dizlerim titriyordu ki, aşağı uçacaktım.
Daha sonra, kapı çalıyor. OHA! Gökçe geldi lan ev bok gibi ne yapacağım ! korkusuyla birlikte kapıyı açtım ve ''Ev müsait dimi?'' dedi. Ben de her zaman açık sözlü oldugumdan, ''Evi bok götürüyor ama gir istersen kasjdl '' dedim. Aramızda pisliğin lafı olmaz herhalde :D
Bugün bize geleceği için haftalardır yapmadıgım temizliği bugun yapmam gerekiyor ve ben oturmuş blog yazıyorum. Sorun değil, hallederiz.
Son olarak, iyi ki doğdun iyi ki varsın. Zor günler olur, kısa sürerler ve çok uzun geçerler. Aynı zamanda çok zor. Güç, sensin. Güç, sen olmalısın çünkü sen bir avukat olacaksın. Güç, senin adın olmalı.
Tamam hadi fazla şımarma canım. ( :D )
Son olarak, bebek sevgini kırmak adına şu resmi paylaşmayı da görev bilirim.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
Bugün yan komşum , aynı zamanda çok sevdiğim arkadaşım olan Gökçe'nin doğum günü.
Bu akşam planlarda bir değişiklik olmazsa, kafaları çekeceğiz. Uzun zamandır içki içmiyordum, bu iyi olacak gibi. Doğum gününü en içkili şekilde değerlendireceğiz.
Dün gece saat 00:10 iken, Gökçe'ye bir mektup yazdım, kat kat kağıtlara sardım ve odasının camındaki mermere koydum. Nasıl oldu, tabıkı de çok zor oldu ! 9. kattayız, boyum kısa, mektubu koyamıyorum arkadaş ! Ben de aldım maşayı, hoop mermere bıraktım. O kadar heyecan yaptım ki ve o kadar dizlerim titriyordu ki, aşağı uçacaktım.
Daha sonra, kapı çalıyor. OHA! Gökçe geldi lan ev bok gibi ne yapacağım ! korkusuyla birlikte kapıyı açtım ve ''Ev müsait dimi?'' dedi. Ben de her zaman açık sözlü oldugumdan, ''Evi bok götürüyor ama gir istersen kasjdl '' dedim. Aramızda pisliğin lafı olmaz herhalde :D
Bugün bize geleceği için haftalardır yapmadıgım temizliği bugun yapmam gerekiyor ve ben oturmuş blog yazıyorum. Sorun değil, hallederiz.
Son olarak, iyi ki doğdun iyi ki varsın. Zor günler olur, kısa sürerler ve çok uzun geçerler. Aynı zamanda çok zor. Güç, sensin. Güç, sen olmalısın çünkü sen bir avukat olacaksın. Güç, senin adın olmalı.
Tamam hadi fazla şımarma canım. ( :D )
Son olarak, bebek sevgini kırmak adına şu resmi paylaşmayı da görev bilirim.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
15 Nisan 2012 Pazar
Hayal Ürünü Vol. 4.1.
Bir film şeridi geçti gözümün önünden. Geçmiş, onu tanıdığım o ilk gün. Herşeyin ne kadarda güzel oldugunu anımsadım tekrar. Uzun zamandır ona duydugum aşk ve aşka baskın olan nefretımden başka bir düşünce geçmiyordu aklımdan. Şuan hissettiğim duygu, başımı döndürüyordu. Sigarayı ilk kez içine çeken bir insanın o an hissettiği baş dönmesi gibiydi.
İçeri girmeden önce son bir kez, uzun uzun baktım ona. Bir daha bakmayacağımı, bu sabah kararlaştırmıştım. Beni her gün öldürmesindense, bir anda öldürmesi daha az acıtacaktı.
İçeri girdim, oturdugu masanın yanına vardığımda, her zamanki nazik tavrıyla karşıladı benı. Sandalyemi çekti ve oturmama yardımcı oldu. Mahçup bir insanın aceleci ve aynı zamanda hantal davranışları göze batıyordu. Yapmacıklaştırıyordu onu.
Ellerim terlemiyordu. Gözlerim parlamıyordu. Midem bulanmıyordu. İçimden ona delicesine sarılmak dahı gelmıyordu. Sorsalar aşıktım. Bu kadar zaman neyin acısını çekmiştim anlam veremıyordum.
''Nasılsın?'' dedi. Bu neydi? Nasıl bir soruydu? Nasıl olmamı ve nasıl bir cevap vermemi bekliyordu? Dalga mı geçiyordu? Nasılsın sorusuna verilebilecek en sıradan cevabı verdim : İyiyim, sen nasılsın?
''İyi değilim, çok hatalıyım.'' dedi. Öyle de olmalıydı. Anladım ki, gözyaşlarımı ona iade etmeme pek gerek kalmamıştı. Acısı, gözlerinden okunuyordu, bunu bir deli bile fark edebilirdi.
-Beni buraya neden çağırdın?
-Çünkü... Bunu söylemek o kadar zor ki, yüzüne bile bakmaya cesaretım yok.
-Fazla vaktim yok, akşam yemeği için hazırlanmalıyım.
- Seni hep sevdim. Seni terk etmek çok büyük bir hataydı ve daha büyüğü, sana ettiğim hakaretler ve senı aldatmamdı.. Ne desen haklısın ama en büyük isteğim, beni affetmen ve yaşananlara sünger çekmen..
Sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu. Daha fazla devam etmese iyi olurdu, klişe sözlerinin onu affetmeme yeteceğini sanıyordu, yanılıyordu. 2 yıl önceki ben değildim artık. Kimse olamazdı. 2 yıl insanın kendısıyle bırlıkte çok şeyi değiştirirdi. Bunu hesaplayamamıştı.
Bugün, bunların olacağını bilerek ve bu sözleri duyacağımı tahmin ederek buraya gelmiştim. Tahminim beni şaşıtmamıştı fakat bir konuda yanılmıştım. Onu sevdiğimi sanmak.. Bu tam bir yanılgıydı.
Hiç bir şey söylemedim. Söylenecek hiç bir söz kalmamıştı. Ayağa kalktım, ve hızla kapıya yürüdüm.
-Lütfen gitme.. dedi. Artık ne söylese boştu. Bazı acılar vardı ki, sünger çekilemiyordu.
Bir tümör gibiydi, kötü huylu bir tümör. Her gün büyüyordu. Beynimin ameliyat için çok riskli bir bölgesinde gibiydi. Ya onunla ölecektim, ya da onu aklımdan çıkarmaya çalışırken.
Bu sözleri ben söylemiştim. Bunda da yanılmıştım. Bu tümörü aldıralı meğerse çok olmuştu, tarihini unuttugum bir ameliyat gibiydi.
Fark ettim. İnsanın içinde ukte kalan şeyler, onu yanıltmaya yetiyordu. Gerçek olmayan ya da unutulan bir aşkın sürdüğünü sanmak bir yanılgıydı. Halbuki aşk acısı kısa sürerdi. Terk edilen ve yılların geçmesine karşın hala sevdiğini söyleyenler bu yanılgının tam ortasındaydı.
Bu yanılgı, terk edenin geri dönmesiyle son bulacaktı, tıpkı benimki gibi...
Çünkü, uzun bekleyişler sonunda elde edilenin kıymeti kalmazdı.
Artık, çok geçti, sevmek için çok geç. Terk etmek için doğru zamandı.
-Seni sevmiyorum. dedim. Söylenecek en güzel cevap oldugunu fark ettim, ve restorandan ayrıldım.
Gözde/ İçimden Gelen Her Şey
İçeri girmeden önce son bir kez, uzun uzun baktım ona. Bir daha bakmayacağımı, bu sabah kararlaştırmıştım. Beni her gün öldürmesindense, bir anda öldürmesi daha az acıtacaktı.
İçeri girdim, oturdugu masanın yanına vardığımda, her zamanki nazik tavrıyla karşıladı benı. Sandalyemi çekti ve oturmama yardımcı oldu. Mahçup bir insanın aceleci ve aynı zamanda hantal davranışları göze batıyordu. Yapmacıklaştırıyordu onu.
Ellerim terlemiyordu. Gözlerim parlamıyordu. Midem bulanmıyordu. İçimden ona delicesine sarılmak dahı gelmıyordu. Sorsalar aşıktım. Bu kadar zaman neyin acısını çekmiştim anlam veremıyordum.
''Nasılsın?'' dedi. Bu neydi? Nasıl bir soruydu? Nasıl olmamı ve nasıl bir cevap vermemi bekliyordu? Dalga mı geçiyordu? Nasılsın sorusuna verilebilecek en sıradan cevabı verdim : İyiyim, sen nasılsın?
''İyi değilim, çok hatalıyım.'' dedi. Öyle de olmalıydı. Anladım ki, gözyaşlarımı ona iade etmeme pek gerek kalmamıştı. Acısı, gözlerinden okunuyordu, bunu bir deli bile fark edebilirdi.
-Beni buraya neden çağırdın?
-Çünkü... Bunu söylemek o kadar zor ki, yüzüne bile bakmaya cesaretım yok.
-Fazla vaktim yok, akşam yemeği için hazırlanmalıyım.
- Seni hep sevdim. Seni terk etmek çok büyük bir hataydı ve daha büyüğü, sana ettiğim hakaretler ve senı aldatmamdı.. Ne desen haklısın ama en büyük isteğim, beni affetmen ve yaşananlara sünger çekmen..
Sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu. Daha fazla devam etmese iyi olurdu, klişe sözlerinin onu affetmeme yeteceğini sanıyordu, yanılıyordu. 2 yıl önceki ben değildim artık. Kimse olamazdı. 2 yıl insanın kendısıyle bırlıkte çok şeyi değiştirirdi. Bunu hesaplayamamıştı.
Bugün, bunların olacağını bilerek ve bu sözleri duyacağımı tahmin ederek buraya gelmiştim. Tahminim beni şaşıtmamıştı fakat bir konuda yanılmıştım. Onu sevdiğimi sanmak.. Bu tam bir yanılgıydı.
Hiç bir şey söylemedim. Söylenecek hiç bir söz kalmamıştı. Ayağa kalktım, ve hızla kapıya yürüdüm.
-Lütfen gitme.. dedi. Artık ne söylese boştu. Bazı acılar vardı ki, sünger çekilemiyordu.
Bir tümör gibiydi, kötü huylu bir tümör. Her gün büyüyordu. Beynimin ameliyat için çok riskli bir bölgesinde gibiydi. Ya onunla ölecektim, ya da onu aklımdan çıkarmaya çalışırken.
Bu sözleri ben söylemiştim. Bunda da yanılmıştım. Bu tümörü aldıralı meğerse çok olmuştu, tarihini unuttugum bir ameliyat gibiydi.
Fark ettim. İnsanın içinde ukte kalan şeyler, onu yanıltmaya yetiyordu. Gerçek olmayan ya da unutulan bir aşkın sürdüğünü sanmak bir yanılgıydı. Halbuki aşk acısı kısa sürerdi. Terk edilen ve yılların geçmesine karşın hala sevdiğini söyleyenler bu yanılgının tam ortasındaydı.
Bu yanılgı, terk edenin geri dönmesiyle son bulacaktı, tıpkı benimki gibi...
Çünkü, uzun bekleyişler sonunda elde edilenin kıymeti kalmazdı.
Artık, çok geçti, sevmek için çok geç. Terk etmek için doğru zamandı.
-Seni sevmiyorum. dedim. Söylenecek en güzel cevap oldugunu fark ettim, ve restorandan ayrıldım.
Gözde/ İçimden Gelen Her Şey
28 Mart 2012 Çarşamba
Hayal Ürünü Vol. 4
Sabah olmuştu. Güneş gizliyordu kendini benden. Doğsun istiyordum, göstersin kendini. İstediğinde gelmeyen, istemediğinde çoktan gelmiş olan sevgiliye benzetirdim onu. Saat beşi gösteriyordu. Günlerden pazardı. Normalde bu saatlerde derin uykumla baş başa olmam gerekirdi. Bedenim, kalbimle ve aklımla baş başa olmamı emredercesine uyandırmıştı beni sanki. Düşünmeliydim.
Yıllar sonra onu görecektim. Bir zamanlar adını bile duymak istemediğim kişiyi, şimdilerde delicesine görmek arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Çok zor bir karardı bu. Acılarımı, göz yaşlarımı sineye çekmek, benim için oldukça zordu. Yıllar, insanın düşüncelerini değiştiriyor, acılarını hafifletiyordu. Göz yaşlarını dindiriyor, bazı anlar unutturuyordu bile. Sadece bazı anlar. Yüzünü gördüğüm an, tüm göz yaşlarımı hatırlayacağımı biliyordum. Acılarımı, bitirdiğim antidepresan ilaçlarımı, her şeyi...
Güneş kendini göstermeye başladığında, hala yatakta oturuyordum. ''Neden bu kadar erken kalktın?'' dedi. Kocamdı. Evet, ben evliydim. Yanımda bir adam yatıyordu ve benim aklımdan onunla yatarken bile o geçmiyordu. Sadece, bir kaç yıl önce hayatıma giren adam vardı aklımda. Bir tümör gibiydi, kötü huylu bir tümör. Her gün büyüyordu. Her gün, onu daha çok düşünüyordum. Bu tümör, beynimin ameliyat için çok riskli bir bölgesinde gibiydi. Ya onunla ölecektim, ya da onu aklımdan çıkarmaya çalışırken. Her iki ihtimal de aynı yola çıkıyordu.
İki yıl önceydi. Şuan kocam olan o adamla tanışmıştım. İyi niyetli, beni seven ve fedakar bir adamdı. Bir şirkette iyi bir işi vardı. Durumu çok iyiydi, her ne kadar bunu çok önemsemesem de, dikkatimi çekmişti. Sevmiştim onu o yıllar. Sevdiğimi sanmıştım. Çok değil, evlendikten 4 ay sonra anladım aklımın ve kalbimin kocamdan çok uzaklarda olduğunu. Ve sevdiğimi sanmak için kendimi, beynimi şartladığımı. Beynimi şartlamam çok kolay olmuştu, fakat sıra kalbime geldiğinde bunu başaramamıştım. Başaramayacağımı anladığımda da çok geç olmuştu artık. Çünkü yanımda her gece, o adam yatıyordu. Kocamdı.
Aslında kocamı seviyordum. Fakat bu aşk değildi, kesinlikle değildi. İyi anlaşıyorduk, beni mutlu etmeyi her zaman başarmıştı. Sürpriz akşam yemeklerine bayılırdı. En sevdiği italyan restoranından yer ayırtıp, akşam yemeği için oraya gelmesini söylediğimde havalara uçardı. Çok büyük bir şey değildi belki. Mutlu olurdu, onu mutlu etmek kolay bir şeydi. Neticede, beni seviyordu. Bu yüzden kolaydı.
''Uyku tutmadı hayatım,kahvaltıyı hazırlayıp seni uyandırırım.'' dedim. Klişe yalanlardan biriydi bu : Uyku tutmadı hayatım. O an, daha fazla yaratıcı olamamıştım. Hiç bir zaman daha fazla yaratıcı olamamıştım ben. Kocama yalan söylemezdim, yalan söylemeyi sevmezdim. Onu sevdiğimi söylediğimde de yalan söylemiyordum, onu seviyordum.
Kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa gittim. Kahvaltılarımızın vazgeçilmezi mantarlı omleti yapacaktım bugün. Ama öncesinde, kahveleri hazırlamam gerekiyordu. Çay sevmiyorduk her ikimiz de. Kahve kahvaltı için daha iyi bir seçimdi. Kahveyi, filtre kahve makinasına koydum, daha sonra diğer yiyecekleri masaya özenle hazırladım. Kocamı uyandırmayacaktım, mantarlı omletin kokusuna uyanmayı her zaman severdi, kokusunu duydugunda gelip beni öpecekti, biliyordum.
Omlet hazırdı. Her zamanki gibi, şen şakrak haliyle kocaman bir günaydın öpücüğümü almıştım. Neşeli geçmeyen bir sabahımız dahi olmamıştı. Büyük bir şanstı, kocam büyük bir şanstı.
Suçlu hissediyordum kendimi. Normaldi, çünkü suçluydum. Böyle hissetmekten çok sıkılmıştım. Bu tümörü bugün aldıracaktım. Kalbimden, beynimden, ruhumdan..
Kocamı işe gitmek için evden çıktı ve hazırlanmaya başladım. Özenli değildim. Normalden daha az özenliydim bugün. Ve normalden çok daha fazla kararlı. Evden çıkmadan az önce, Köşedeki italyan restoranını arayıp her zamanki masamızı akşam için ayırttım.
Bugün, tümörümden arınacaktım. Bugün, hayatımın dönüm noktası olacaktı. Çektiğim acıları, göz yaşlarını ve içtiğim antidepresanları geri verecektim ona. Kararlıydım.
Suçluluk duygusu, duyduğum aşktan daha ağır basıyordu. Herkes, hak etmeyeni seviyordu. Benim onu, kocamın da beni sevmesi gibi. Çok garipti. Bu gariplikten ve beni yiyerek bitiren iğrençlikten kurtulmanın tam zamanıydı.
Dün gece kararlaştırdığımız restorantta ve kararlaştırdığımız saatte orda olmak için yola çıktım. Çok uzak değildi, yarım saat mesafesi vardı ve çok geçmeden restoranın önündeydim. Arabadan inmeden önce içeriye baktım. Cam kenarında oturuyordu. Düşünüyor gibiydi. Daha fazla zaman kaybetmenin anlamsız olduğuna karar verdim ve arabadan indim. İçeriye girmek ve artık buna bir son vermek için restorana yöneldim.
Devamı, Hayal Ürünü Vol. 4.1'de.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
Yıllar sonra onu görecektim. Bir zamanlar adını bile duymak istemediğim kişiyi, şimdilerde delicesine görmek arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Çok zor bir karardı bu. Acılarımı, göz yaşlarımı sineye çekmek, benim için oldukça zordu. Yıllar, insanın düşüncelerini değiştiriyor, acılarını hafifletiyordu. Göz yaşlarını dindiriyor, bazı anlar unutturuyordu bile. Sadece bazı anlar. Yüzünü gördüğüm an, tüm göz yaşlarımı hatırlayacağımı biliyordum. Acılarımı, bitirdiğim antidepresan ilaçlarımı, her şeyi...
Güneş kendini göstermeye başladığında, hala yatakta oturuyordum. ''Neden bu kadar erken kalktın?'' dedi. Kocamdı. Evet, ben evliydim. Yanımda bir adam yatıyordu ve benim aklımdan onunla yatarken bile o geçmiyordu. Sadece, bir kaç yıl önce hayatıma giren adam vardı aklımda. Bir tümör gibiydi, kötü huylu bir tümör. Her gün büyüyordu. Her gün, onu daha çok düşünüyordum. Bu tümör, beynimin ameliyat için çok riskli bir bölgesinde gibiydi. Ya onunla ölecektim, ya da onu aklımdan çıkarmaya çalışırken. Her iki ihtimal de aynı yola çıkıyordu.
İki yıl önceydi. Şuan kocam olan o adamla tanışmıştım. İyi niyetli, beni seven ve fedakar bir adamdı. Bir şirkette iyi bir işi vardı. Durumu çok iyiydi, her ne kadar bunu çok önemsemesem de, dikkatimi çekmişti. Sevmiştim onu o yıllar. Sevdiğimi sanmıştım. Çok değil, evlendikten 4 ay sonra anladım aklımın ve kalbimin kocamdan çok uzaklarda olduğunu. Ve sevdiğimi sanmak için kendimi, beynimi şartladığımı. Beynimi şartlamam çok kolay olmuştu, fakat sıra kalbime geldiğinde bunu başaramamıştım. Başaramayacağımı anladığımda da çok geç olmuştu artık. Çünkü yanımda her gece, o adam yatıyordu. Kocamdı.
Aslında kocamı seviyordum. Fakat bu aşk değildi, kesinlikle değildi. İyi anlaşıyorduk, beni mutlu etmeyi her zaman başarmıştı. Sürpriz akşam yemeklerine bayılırdı. En sevdiği italyan restoranından yer ayırtıp, akşam yemeği için oraya gelmesini söylediğimde havalara uçardı. Çok büyük bir şey değildi belki. Mutlu olurdu, onu mutlu etmek kolay bir şeydi. Neticede, beni seviyordu. Bu yüzden kolaydı.
''Uyku tutmadı hayatım,kahvaltıyı hazırlayıp seni uyandırırım.'' dedim. Klişe yalanlardan biriydi bu : Uyku tutmadı hayatım. O an, daha fazla yaratıcı olamamıştım. Hiç bir zaman daha fazla yaratıcı olamamıştım ben. Kocama yalan söylemezdim, yalan söylemeyi sevmezdim. Onu sevdiğimi söylediğimde de yalan söylemiyordum, onu seviyordum.
Kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa gittim. Kahvaltılarımızın vazgeçilmezi mantarlı omleti yapacaktım bugün. Ama öncesinde, kahveleri hazırlamam gerekiyordu. Çay sevmiyorduk her ikimiz de. Kahve kahvaltı için daha iyi bir seçimdi. Kahveyi, filtre kahve makinasına koydum, daha sonra diğer yiyecekleri masaya özenle hazırladım. Kocamı uyandırmayacaktım, mantarlı omletin kokusuna uyanmayı her zaman severdi, kokusunu duydugunda gelip beni öpecekti, biliyordum.
Omlet hazırdı. Her zamanki gibi, şen şakrak haliyle kocaman bir günaydın öpücüğümü almıştım. Neşeli geçmeyen bir sabahımız dahi olmamıştı. Büyük bir şanstı, kocam büyük bir şanstı.
Suçlu hissediyordum kendimi. Normaldi, çünkü suçluydum. Böyle hissetmekten çok sıkılmıştım. Bu tümörü bugün aldıracaktım. Kalbimden, beynimden, ruhumdan..
Kocamı işe gitmek için evden çıktı ve hazırlanmaya başladım. Özenli değildim. Normalden daha az özenliydim bugün. Ve normalden çok daha fazla kararlı. Evden çıkmadan az önce, Köşedeki italyan restoranını arayıp her zamanki masamızı akşam için ayırttım.
Bugün, tümörümden arınacaktım. Bugün, hayatımın dönüm noktası olacaktı. Çektiğim acıları, göz yaşlarını ve içtiğim antidepresanları geri verecektim ona. Kararlıydım.
Suçluluk duygusu, duyduğum aşktan daha ağır basıyordu. Herkes, hak etmeyeni seviyordu. Benim onu, kocamın da beni sevmesi gibi. Çok garipti. Bu gariplikten ve beni yiyerek bitiren iğrençlikten kurtulmanın tam zamanıydı.
Dün gece kararlaştırdığımız restorantta ve kararlaştırdığımız saatte orda olmak için yola çıktım. Çok uzak değildi, yarım saat mesafesi vardı ve çok geçmeden restoranın önündeydim. Arabadan inmeden önce içeriye baktım. Cam kenarında oturuyordu. Düşünüyor gibiydi. Daha fazla zaman kaybetmenin anlamsız olduğuna karar verdim ve arabadan indim. İçeriye girmek ve artık buna bir son vermek için restorana yöneldim.
Devamı, Hayal Ürünü Vol. 4.1'de.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
21 Mart 2012 Çarşamba
Stefan Zweig- Satranç
Raslantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr.B.nin öyküsüdür görünüşte Satranç. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında.(Kaynak:Arka Kapak)
Bir gece. Sıradan bir geceydi. Yine salonun televizyona bakan üçlü koltuğunda uzandığım, bir elimde kahvem ve yanında en sevdiğim, çikolata kaplı bisküvilerimin bana eşlik ettiği bir geceydi. Ve aynı sıradanlıkla Okan'ı izliyordum.
Birden Okan, bu kitaptan söz etti. Bir yolcu vapurunda geçen çok güzel bir öykü oldugunu söyledi ve etkilendiğini de ekledi. Merak ettim, nasıl bir kitaptı? Okan sevdiğine göre gerçekten güzel bir kitap olmalıydı.
Çok değil, bir hafta sonra, kitabı satın aldım. Açıkçası bu kadar ince bir kitapla karşılaşacağımı bilmiyordum. Ve fiyatının bu kadar düşük olacağını da. Kitap 71 sayfa ve 7,5 TL. Şok etkisi kısacası.
Size de olur mu bilmem ama, bazen, kitabı okurken aklım başka yere gider, kendimi başka bir şey düşünürken bulurum. O sırada 1-2 paragraf okumuş olurum. Ve, o paragrafı tekrar okumadan geçtiğimde kitabın konusunu kaçırmamış olurum, yani olayları da kaçırmamış olurum. Laf olsun torba dolsun diye yazılmış paragraflardır onlar.
İşte bu kitabın bir özelliği, okudugunuz her paragraf ayrı bir önemde. Bir cümle atlarsanız, bir sonraki sayfada ne oldugunu anlamayabilirsiniz. ''Ne alaka şimdi? Bu olay nerden çıktı?'' Diye sorular sorabilirsiniz. İşte bu sorular ortraya çıktıgında, 1-2 sayfa geriden tekrar okumanız gerekiyor demektir.
Bu 71 sayfalık bir uzun öykü değil bence. Bu, benim tabirimle konsantre roman. 300 sayfalık bir roman okumuş gibi hissediyorsunuz kitabın son sayfalarına geldiğinizde. Hiçbir cümle boşuna kurulmamış.
Kısacası, şiddetle tavsiye ettiğim, harika bir konsantre roman.
Dipnot: Stefan Zweig'ın Yolculuklar Üzerine adlı kitabında sıra. Bittikten hemen sonra görüşlerimi paylaşacağım.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
Bir gece. Sıradan bir geceydi. Yine salonun televizyona bakan üçlü koltuğunda uzandığım, bir elimde kahvem ve yanında en sevdiğim, çikolata kaplı bisküvilerimin bana eşlik ettiği bir geceydi. Ve aynı sıradanlıkla Okan'ı izliyordum.
Birden Okan, bu kitaptan söz etti. Bir yolcu vapurunda geçen çok güzel bir öykü oldugunu söyledi ve etkilendiğini de ekledi. Merak ettim, nasıl bir kitaptı? Okan sevdiğine göre gerçekten güzel bir kitap olmalıydı.
Çok değil, bir hafta sonra, kitabı satın aldım. Açıkçası bu kadar ince bir kitapla karşılaşacağımı bilmiyordum. Ve fiyatının bu kadar düşük olacağını da. Kitap 71 sayfa ve 7,5 TL. Şok etkisi kısacası.
Size de olur mu bilmem ama, bazen, kitabı okurken aklım başka yere gider, kendimi başka bir şey düşünürken bulurum. O sırada 1-2 paragraf okumuş olurum. Ve, o paragrafı tekrar okumadan geçtiğimde kitabın konusunu kaçırmamış olurum, yani olayları da kaçırmamış olurum. Laf olsun torba dolsun diye yazılmış paragraflardır onlar.
İşte bu kitabın bir özelliği, okudugunuz her paragraf ayrı bir önemde. Bir cümle atlarsanız, bir sonraki sayfada ne oldugunu anlamayabilirsiniz. ''Ne alaka şimdi? Bu olay nerden çıktı?'' Diye sorular sorabilirsiniz. İşte bu sorular ortraya çıktıgında, 1-2 sayfa geriden tekrar okumanız gerekiyor demektir.
Bu 71 sayfalık bir uzun öykü değil bence. Bu, benim tabirimle konsantre roman. 300 sayfalık bir roman okumuş gibi hissediyorsunuz kitabın son sayfalarına geldiğinizde. Hiçbir cümle boşuna kurulmamış.
Kısacası, şiddetle tavsiye ettiğim, harika bir konsantre roman.
Dipnot: Stefan Zweig'ın Yolculuklar Üzerine adlı kitabında sıra. Bittikten hemen sonra görüşlerimi paylaşacağım.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
18 Mart 2012 Pazar
Tekbaşınalık
Bu, Benim. Ne fazlası, ne eksiği var. Tek ama huzurlu. Bazı zamanlar, tekbaşınalığımı bozabilir, rafa kaldırabılırım. Ama çok uzun sürmemeli. Sadece, bir süre için. Sonra dönerim tekbaşınalığıma, dönmem gerekir. Ben oraya aitim çünkü. Başka bir açıklaması olamaz. Başka bir gezegen gibi, bir sonsuzluk gibi tekbaşınalık.
Yalnızlık mı? Hayır. Kesinlikle hayır. Tekbaşınalığın bununla hiçbir ilgisi yok. Kirletmeyin onu. Yalnızlık kötümser, karamsar, hüzünlü. Tekbaşınalık farklı,çok farklı. O mutluluk demek, coşku demek, dans demek. Sadece, anlamak gerek. Huzurlu olusunun farkına varmak gerek.
Tekbaşınalığını sevmek, ona ihtiyaç duymak ve bunun, tekbaşınalığın ne demek oldugunu bilmek, bir ayrıcalıktır bence.
Beni anlamadığınıza nasıl da eminim, boşverin. Kolay değil, olmayacak da. Bu kadar yeter.
4 Mart 2012 Pazar
Hello Spring!
Sonunda Mart ayına girdik, fakat her zamanki gibi bahara girdiğimizi hissedemiyoruz. Bu senen, geçen seneden daha beter bir şekilde. Mart ayında kar yağdığını da gördük ya, hiç bir şey şaşırtamaz artık.
İlkbahar demek, serin rüzgar demek.Tepede güneş demek. Bazen yağmur demek. Yani ilkbahar demek, biraz yaz, biraz sonbahar demek.
Sabah uyanırsınız, Güneşe açarsınız gözünüzü,ki ben güneşe uyanmayı çok severim.Camı açarsınız,serin bir rüzgar eser yüzünüze. Fakat çok açık tutamazsınız camı, zira ürperir içiniz. Bunu da severim. Sıcakta üşümek ayrı bir keyif -dengesizlik .
Dışarı çıkarken üstünüze sadece tişört giyerseniz üşürsünüz, kazak giyerseniz terlersiniz.Bu yüzden tişört ve hırka giyersiniz. Her iki durumdada bir kurtarıcınız olur demektir bu.
Sandalet için erken, bot için geç bir mevsimdir bu. Güzelliği, spor ayakkabılarımızı rahatça giyebilmemiz sanırım.
Ne yaz kadar bunaltıcı,ne kış kadar dondururcu, ne sonbahar kadar ıslak. Biraz güneş, biraz rüzgar, arada yağmur. Keşke hep ilkbahar olsa dedirtircesine, harmanlanmış bir mevsim.
Gezmek için ideal bir mevsim bence. Üşürsen hırkanı giyersin ne olacak. Kuşlar cıvıl cıvıl. Yağmur çamur yok.- Yağmur bazen var ama en azından çamur yok!. Hava geç kararmaya çoktan başladı bile. Şimdi düşündüm de,bir an önce gelsin şu ilkbahar!
Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.
Çok doğru. Mart ayı, kış kalıntılarından kurtulma mevsimi olduğu için, hiç sevmem bu ayı. Mart ayı benim için bekleyiş demek, Nisan ayını bekleyiş.Bir katlanış. Ne yazık ki, Mart ayı en az kış kadar dengesiz.- Şimdiki kış.
Mont giymeyi seven varsa, evet güzel. Fakat ben sevmiyorum arkadaş! Bu yüzden de mart ayını sevmiyorum. Nokta.
Gözde /İçimden Gelen Her Şey
24 Şubat 2012 Cuma
Köstebek Pasta
Annemin uzun tehtitlerle yaptırdıgı köstebek pastamı sizlere sunuyorum.Tehtitlerden ilki, ''Eğer köstebek pasta yapmazsan, ördüğüm şalı sökerim!'' idi. Ve bu oldukça etkili bir tehtitti benim için. Yerimden fırladığım gibi kaptım Dr.Oetker kutusunu, başladım yapmaya.
Dr.Oetker'in pratik tariflerine bayılıyorum. Un derdi yok, kabartma tozuydu vanilindi ugraşmıyorsunuz. Herşey kutunun içinde. Sadece süt, yağ ve yumurta gibi malzemeleri ekliyorsunuz extra olarak.
O zaman başlıyorum anlatmaya.
Malzemeler;
Kek karışımı için,
-2 yumurta
-7-8 yemek kaşığı süt
-100g yumuşak margarin
Kreması için,
-3,5 çay bardağı soğuk süt
Ayrıca, 3 adet muz
Fırın Ayarı;
Elektrikli mini fırın: 150derece(Önceden ısıtılmış)
Turbo fırın: 160derece(Önceden ısıtılmış)
Gazlı fırın: Orta ısıya ayarlanmış(Önceden ısıtılmış)
İlk olarak 26 cm çapında kelepçeli kek kalıbını margarin ile yağlıyoruz. Daha sonra çıpma kabına, Dr. Oetker Köstebek Pasta kutusundaki un karışımını, 7-8 yemek kaşığı sütü,2 yumurtayı koyarak mikserin önce düşük, sonra yüksek devrinde çırpıyoruz. Oluşan karışımı yağlanmış kek kalıbına dökerek, kaşık yardımıyla üstünü düzeltiyor, yayıyoruz. Önceden ısıtılmış fırında, 25-35 dk pişiriyoruz.
Fırından çıkarttıktan sonra, soğuyana kadar bekliyoruz. Soğuduktan sonra kalıptan çıkarıyoruz.
Kenarlarında 1cm boşluk kalıcak şekilde, ortasını oyuyoruz. Oyulan kekleri, bir kaseye koyup, ufalıyoruz.
Muzları soyup, boylamasına ortadan ikiye kesiyor, oyduğumuz kekin içine diziyoruz. (Düz kısımları alta gelicek şekilde)
Sıra kremada. Kutunun içinden çıkan krema karışımını ve 3,5 çay bardagı sütü mikserle 2-3 dakika çırpıyoruz. daha sonra, çikolata parçalarını ekliyoruz. Yavaşça karıştırıyoruz.
Kremayı, muzların üzerini kaplayacak ve kubbe olacak şekilde kaplıyoruz. Kubbe şeklini verdikten sonra, ufaladıgımız kek parçalarını, kremayı tamamen kaplayacak şekilde bir yandan elimizle bastırarak,serpiştiriyoruz.
Yaklaşık 2 saat buzdolabında tuttuktan sonra, servis ediyoruz. Afiyet olsun. :D
Kaderde tarif yazmak da varmış. Bu arada, benim yaptıgım pasta yukarıdaki resme benzemedi, bu resim alıntı. Bunu da eklemeliyim. Çünkü zaten yukarıdaki resime göre, tarifte muz yok. Sadece nasıl olacağını kafanızda tasarlayın diye koydum.
Neyse umarım faydalı olur diyorum, ve kapatıyorum.
Gözde / İçimden Gelen Her Şey
Dr.Oetker'in pratik tariflerine bayılıyorum. Un derdi yok, kabartma tozuydu vanilindi ugraşmıyorsunuz. Herşey kutunun içinde. Sadece süt, yağ ve yumurta gibi malzemeleri ekliyorsunuz extra olarak.
O zaman başlıyorum anlatmaya.
Malzemeler;
Kek karışımı için,
-2 yumurta
-7-8 yemek kaşığı süt
-100g yumuşak margarin
Kreması için,
-3,5 çay bardağı soğuk süt
Ayrıca, 3 adet muz
Fırın Ayarı;
Elektrikli mini fırın: 150derece(Önceden ısıtılmış)
Turbo fırın: 160derece(Önceden ısıtılmış)
Gazlı fırın: Orta ısıya ayarlanmış(Önceden ısıtılmış)
İlk olarak 26 cm çapında kelepçeli kek kalıbını margarin ile yağlıyoruz. Daha sonra çıpma kabına, Dr. Oetker Köstebek Pasta kutusundaki un karışımını, 7-8 yemek kaşığı sütü,2 yumurtayı koyarak mikserin önce düşük, sonra yüksek devrinde çırpıyoruz. Oluşan karışımı yağlanmış kek kalıbına dökerek, kaşık yardımıyla üstünü düzeltiyor, yayıyoruz. Önceden ısıtılmış fırında, 25-35 dk pişiriyoruz.
Fırından çıkarttıktan sonra, soğuyana kadar bekliyoruz. Soğuduktan sonra kalıptan çıkarıyoruz.
Kenarlarında 1cm boşluk kalıcak şekilde, ortasını oyuyoruz. Oyulan kekleri, bir kaseye koyup, ufalıyoruz.
Muzları soyup, boylamasına ortadan ikiye kesiyor, oyduğumuz kekin içine diziyoruz. (Düz kısımları alta gelicek şekilde)
Sıra kremada. Kutunun içinden çıkan krema karışımını ve 3,5 çay bardagı sütü mikserle 2-3 dakika çırpıyoruz. daha sonra, çikolata parçalarını ekliyoruz. Yavaşça karıştırıyoruz.
Kremayı, muzların üzerini kaplayacak ve kubbe olacak şekilde kaplıyoruz. Kubbe şeklini verdikten sonra, ufaladıgımız kek parçalarını, kremayı tamamen kaplayacak şekilde bir yandan elimizle bastırarak,serpiştiriyoruz.
Yaklaşık 2 saat buzdolabında tuttuktan sonra, servis ediyoruz. Afiyet olsun. :D
Kaderde tarif yazmak da varmış. Bu arada, benim yaptıgım pasta yukarıdaki resme benzemedi, bu resim alıntı. Bunu da eklemeliyim. Çünkü zaten yukarıdaki resime göre, tarifte muz yok. Sadece nasıl olacağını kafanızda tasarlayın diye koydum.
Neyse umarım faydalı olur diyorum, ve kapatıyorum.
Gözde / İçimden Gelen Her Şey
19 Şubat 2012 Pazar
O Ses Türkiye
Acun Tv'de yayınlanmakta olan O Ses Türkiye yarışması bugün itibariyle sona ermiş bulunuyor.
Düşüncelerime göre, şuana kadar yapılan en kaliteli ses yarışması. Popstar vs. gibi değil. En azından yarışmacıların ağzına sıçılmıyor. Bu onu ayıran özellik.
Bir de gözüme çarpan ve sinir oldugum noktası var. Yarışmacı elenene ya da seçilene kadar bokunu çıkarıyorlar. Yok başvuru formu, Taksim Crystal Otel'de ön eleme, jürinin karşısında şarkı söyleme, düello... falan derken 'eee yeter be sadede gelin!' diyesim geliyor.
Yarışmacıları, jürinin elemesi de ayrı bir güzellik aslında. En azından hazırlıklı olur insan elenip elenmeyeceğine- halkın seçimleri sesten çok görüntü oluyor.
Bir de, 'Şu yarışmacılara kim oy atıyor? Nerde bu enayiler? Kimler?' derseniz, demeyin. Çünkü annem de final akşamları oy atanlardan. Bu akşam Oğuz'a tam 7 tane oy attı. Bir oy ücreti 1,6 TL. 1,6x7 den, boku yedik sayılır. Ay sonu faturamız kol gibi olacak. Allahtan bu ay başka bir yarışmanın finali yok da, bu ayı ucuz atlatacağız.
En iyi ses yarışması O Ses Türkiye ise, en dandik yarışma da, Yetenek Sizsiniz bana göre. Yol geçen hanı gibi kardeşim. İnsanlar geçerken ugrayıp yarışmaya katılıyor gibi.
Michael Jackson dansı yapmayan bir ben kaldım herhalde. Kendini tekrarlayıp duran bir yarışma, başka da bir şey değil.
Allahını seven Acun'un üstüne Düğün Tv'yi atsın. Show Tv bir silkelensin, kendine gelsin.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
Düşüncelerime göre, şuana kadar yapılan en kaliteli ses yarışması. Popstar vs. gibi değil. En azından yarışmacıların ağzına sıçılmıyor. Bu onu ayıran özellik.
Bir de gözüme çarpan ve sinir oldugum noktası var. Yarışmacı elenene ya da seçilene kadar bokunu çıkarıyorlar. Yok başvuru formu, Taksim Crystal Otel'de ön eleme, jürinin karşısında şarkı söyleme, düello... falan derken 'eee yeter be sadede gelin!' diyesim geliyor.
Yarışmacıları, jürinin elemesi de ayrı bir güzellik aslında. En azından hazırlıklı olur insan elenip elenmeyeceğine- halkın seçimleri sesten çok görüntü oluyor.
Bir de, 'Şu yarışmacılara kim oy atıyor? Nerde bu enayiler? Kimler?' derseniz, demeyin. Çünkü annem de final akşamları oy atanlardan. Bu akşam Oğuz'a tam 7 tane oy attı. Bir oy ücreti 1,6 TL. 1,6x7 den, boku yedik sayılır. Ay sonu faturamız kol gibi olacak. Allahtan bu ay başka bir yarışmanın finali yok da, bu ayı ucuz atlatacağız.
En iyi ses yarışması O Ses Türkiye ise, en dandik yarışma da, Yetenek Sizsiniz bana göre. Yol geçen hanı gibi kardeşim. İnsanlar geçerken ugrayıp yarışmaya katılıyor gibi.
Michael Jackson dansı yapmayan bir ben kaldım herhalde. Kendini tekrarlayıp duran bir yarışma, başka da bir şey değil.
Allahını seven Acun'un üstüne Düğün Tv'yi atsın. Show Tv bir silkelensin, kendine gelsin.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
16 Şubat 2012 Perşembe
Hayal Ürünü Vol. 3
Sevgili değillerdi. Aslında sevgililerdi. Fakat aşk yoktu. İyi vakit geçirirlerdi, sevişirlerdi. Sevişen iki arkadaştı aslında onlar. Mantığa sığmayan, mantıksızlıktan hoşnut olan, aynı zamanda mantıklı olanın bu oldugunu düşünen iki arkadaştı onlar. Derinlerde, çok derinlerde, bunun yanlış oldugunu biliyorlardı. Derinlere inmezlerdi.
Yaralı iki kalbin birbirini tamir ettiği bir ilişkiydi. İlişkiydi,aşk değildi, olamazdı. Sadece ilişkiydi. İki yaralı kalbin birbirini tamir edemeyeceğini bilmezlerdi. Düşünmemeye çalışırlardı. Öyle zannetmekten hoşlanırlardı. İçlerini rahatlattıgını düşünürlerdi, içleri hiç rahat değildi.
Aynılardı. Belki de bu yüzden birbirlerini bu kadar iyi tamamlıyorlardı- Devam etseydi tamamlayabilirlerdi belki de, devam etmedi. Çoğunlukla aynı şeyleri yapmaktan hoşlanırlardı. Ten uyumları, bu kadar iyi olamazdı. Aşk hariç her konuda iyilerdi. Çok kısa bir süre de olsa, güzel bir uyumları vardı.
Bağlanmıyorlar, gerek duymuyorlardı. Bağlanılan her şeyin acı verdiğini daha önce konuşmuşlardı. Bağlanmak istemedikleri için, aşk olamazdı. Halbuki aşk, bağlılık değildi. Aşk, iki ayrı bedende tek ruh olmaktı. Bu bir paradokstu. Paradokslar zordu ve emek isterdi. Emek verecek güçleri yoktu. Halsiz ve bitmişlerdi. İki ayrı bedende tek ruh olmak bile yorucuydu.
Kız,ipleri elinde tutmaya çalıştı. Bir yerde, ipin ucunu kaçırdı. Korkuyordu. Daha çok korktu. Kaçmak istedi. Tekbaşınalığına geri dönmek, karışıklığından kurtulmak istedi. Bağlandığını hissediyordu. 'Bağlanmak yok' demişlerdi. Sözünde duramamıştı. Kendini affedebilmesi için, kaçması gerekiyordu.
Kafasının en karışık olduğu anda, kaçtı. O an, içinden bir ses ''Yanlış yaptın'' dedi. Derinlerde bir yerlerde, pişmandı. Bunu bastırdı. Bastırmak zorundaydı.
Onu tam da o an çok özlemişti. Son bir kez sarılmak istedi, fakat bunu yaparsa, daha da bağlanacağını biliyordu. Bunu da bastırması gerekliydi. Bastırdı.
Oysa aşık olsalardı, herşey daha güzel olabilirdi. Birbirlerine anlattıkları aşk geçmişlerinde, aynı hikayenin iki ayrı başrolü gibilerdi.
''Bağlanmak yok'' demişti. Kendine verdiği sözü tutamamıştı. Bir gün, onun da kendine verdiği sözü tutamamasını dileyerek, gitti. Çünkü içinde bir yerlerde, 'Keşke, aşık olsaydı' vardı. Hep de olacaktı.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
Yaralı iki kalbin birbirini tamir ettiği bir ilişkiydi. İlişkiydi,aşk değildi, olamazdı. Sadece ilişkiydi. İki yaralı kalbin birbirini tamir edemeyeceğini bilmezlerdi. Düşünmemeye çalışırlardı. Öyle zannetmekten hoşlanırlardı. İçlerini rahatlattıgını düşünürlerdi, içleri hiç rahat değildi.
Aynılardı. Belki de bu yüzden birbirlerini bu kadar iyi tamamlıyorlardı- Devam etseydi tamamlayabilirlerdi belki de, devam etmedi. Çoğunlukla aynı şeyleri yapmaktan hoşlanırlardı. Ten uyumları, bu kadar iyi olamazdı. Aşk hariç her konuda iyilerdi. Çok kısa bir süre de olsa, güzel bir uyumları vardı.
Bağlanmıyorlar, gerek duymuyorlardı. Bağlanılan her şeyin acı verdiğini daha önce konuşmuşlardı. Bağlanmak istemedikleri için, aşk olamazdı. Halbuki aşk, bağlılık değildi. Aşk, iki ayrı bedende tek ruh olmaktı. Bu bir paradokstu. Paradokslar zordu ve emek isterdi. Emek verecek güçleri yoktu. Halsiz ve bitmişlerdi. İki ayrı bedende tek ruh olmak bile yorucuydu.
Kız,ipleri elinde tutmaya çalıştı. Bir yerde, ipin ucunu kaçırdı. Korkuyordu. Daha çok korktu. Kaçmak istedi. Tekbaşınalığına geri dönmek, karışıklığından kurtulmak istedi. Bağlandığını hissediyordu. 'Bağlanmak yok' demişlerdi. Sözünde duramamıştı. Kendini affedebilmesi için, kaçması gerekiyordu.
Kafasının en karışık olduğu anda, kaçtı. O an, içinden bir ses ''Yanlış yaptın'' dedi. Derinlerde bir yerlerde, pişmandı. Bunu bastırdı. Bastırmak zorundaydı.
Onu tam da o an çok özlemişti. Son bir kez sarılmak istedi, fakat bunu yaparsa, daha da bağlanacağını biliyordu. Bunu da bastırması gerekliydi. Bastırdı.
Oysa aşık olsalardı, herşey daha güzel olabilirdi. Birbirlerine anlattıkları aşk geçmişlerinde, aynı hikayenin iki ayrı başrolü gibilerdi.
''Bağlanmak yok'' demişti. Kendine verdiği sözü tutamamıştı. Bir gün, onun da kendine verdiği sözü tutamamasını dileyerek, gitti. Çünkü içinde bir yerlerde, 'Keşke, aşık olsaydı' vardı. Hep de olacaktı.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
12 Şubat 2012 Pazar
Yaşıyorum!
Selam a dostlar !
Uzun zamandır dut yemiş bülbüle döndüğümün farkındayım. Sadece yaşama belirtisi vermek için bir yazı patlatayım dedim. Komik,acıklı ya da edebi bir eser olmayacak. Başımdan geçenlerden bahsetmek, kafanızı şişirmek istiyorum.
Öncelikle, bloga neden yazı yazamadığımı anlatmak isterim. Umarım ağlamadan sonunu getirebilirim. Neyse,konumuza dönecek olursak, DELL marka dandik ötesi laptop'ım aldıgım günden beri sorunlarıyla ugrastırmaktan bıkmamıştı. 2 defa ekran, 4defa speaker, 1 defa anakart değişti ve buna rağmen sorun hala çözülmedi. Öncelerde çalışıyordu, ona razıydım. Şuanda ekrana görüntü gelmiyor arkadaş! Çıldırmak üzereyim. Bu yüzden de yazı yazamyorum. Laptop bulduğum ilk fırsatı değerlendirdim ve saçma sapan bile olsa birşeyler yazayım da, kendimi iyi hissedeyim istedim.
Laptop'ın bozulmasının ardından, bütünleme sınavına kaldığım inklap sınavının tarihine de bakamadım ve arkadaşıma sordum, o da yanlış bir saat verince, göt oldum. Sınava giremedim. Seneye ellerimden öper artık. Yani kısacası mağdurum!
Eğer burdan DELL yetkilileri beni duyuyorsa, bence istifayı bassınlar. Çünkü adam akıllı bir işi beceremiyorlar. 7 defa servis alan bir laptop'ı ürün değişimine uygun görmeyen hiçbir firma, müşteri memnuniyetinden bahsetmesin. Çok doluyum çok !
Tüketici haklarına başvursam, o da para arkadaşım. Yine mağdur olan ben olacağım. Onların dişli avukatlarıyla, devletin bana görevlendirdiği avukat yan yana bile gelemeyeceğinden, son çare olarak laptop'ı laboratuara göndereceğim ve hayal ürünlerime devam edeceğim.
Klavyesiz bloga yazı yazamamakla birlikte, klavye bulduğumda da uzattıkça uzatıyorum. Öpüyorum.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
Uzun zamandır dut yemiş bülbüle döndüğümün farkındayım. Sadece yaşama belirtisi vermek için bir yazı patlatayım dedim. Komik,acıklı ya da edebi bir eser olmayacak. Başımdan geçenlerden bahsetmek, kafanızı şişirmek istiyorum.
Öncelikle, bloga neden yazı yazamadığımı anlatmak isterim. Umarım ağlamadan sonunu getirebilirim. Neyse,konumuza dönecek olursak, DELL marka dandik ötesi laptop'ım aldıgım günden beri sorunlarıyla ugrastırmaktan bıkmamıştı. 2 defa ekran, 4defa speaker, 1 defa anakart değişti ve buna rağmen sorun hala çözülmedi. Öncelerde çalışıyordu, ona razıydım. Şuanda ekrana görüntü gelmiyor arkadaş! Çıldırmak üzereyim. Bu yüzden de yazı yazamyorum. Laptop bulduğum ilk fırsatı değerlendirdim ve saçma sapan bile olsa birşeyler yazayım da, kendimi iyi hissedeyim istedim.
Laptop'ın bozulmasının ardından, bütünleme sınavına kaldığım inklap sınavının tarihine de bakamadım ve arkadaşıma sordum, o da yanlış bir saat verince, göt oldum. Sınava giremedim. Seneye ellerimden öper artık. Yani kısacası mağdurum!
Eğer burdan DELL yetkilileri beni duyuyorsa, bence istifayı bassınlar. Çünkü adam akıllı bir işi beceremiyorlar. 7 defa servis alan bir laptop'ı ürün değişimine uygun görmeyen hiçbir firma, müşteri memnuniyetinden bahsetmesin. Çok doluyum çok !
Tüketici haklarına başvursam, o da para arkadaşım. Yine mağdur olan ben olacağım. Onların dişli avukatlarıyla, devletin bana görevlendirdiği avukat yan yana bile gelemeyeceğinden, son çare olarak laptop'ı laboratuara göndereceğim ve hayal ürünlerime devam edeceğim.
Klavyesiz bloga yazı yazamamakla birlikte, klavye bulduğumda da uzattıkça uzatıyorum. Öpüyorum.
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
1 Şubat 2012 Çarşamba
Hayal Ürünü Vol.2
Müzik eşliğinde okuyunuz.
Bir balayı.
Aylardan temmuz ayıydı.
Güneş,tepede,en tepedeydi.Hava çok sıcaktı. Antalyada,ormanlık alanın tam ortasında bir ev vardı. Balayı için orayı seçmişlerdi.
Düğünleri, bir önceki gün,büyük bir kutlama, coşku içinde kutlanmıştı.Herkes oradaydı.Aileleriyle barışmış,kaçmaktan vazgeçmişlerdi. Artık,hiçbir sorun yoktu.
Sadece ''Mutluluk'' vardı.
Hep bunu istemişlerdi. Mutlu olmayı,evlenmeyi ve, sorunsuz bir yaşam sürmeyi...
Sabretmiş,başarmışlardı.Artık,aşkları için savaşmaları gerekmiyordu. Sadece,birbirlerine tüm yaşam boyu ait olmayı istiyorlardı.İstedikleri avuçlarındaydı artık.
Arada sırada plaja inip güneşleniyorlar,denizin keyfini çıkarıyorlardı. Kız,denize girmeyi sevmezdi. Balayı için bir haftalığına tuttukları evin havuzu, onu daha çok cezbetse de, kocası için, onu kırmamak için denize de giriyordu.
Akşama doğru,ormanda yürüyüş yapıyor,temiz havanın tadını çıkarıyorlardı.
Evlerinin oldugu bölge ormanlıktı.Bu yüzden,daha serindi. Ormanlık alandan bir ev seçmelerinin sebebi de buydu.
Ahşap bir evdi. Çok büyük değildi.İki odası vardı. Salonu,iki oda büyüklüğündeydi. Oldukça modern bir salondu. Kalabalık değildi. Köşe koltuk,televizyon ve sehpa vardı. Balayı evleri,kendi evlerine çok benziyordu.Kalabalığı sevmezlerdi.
Mangal yapmayı severlerdi. Her akşam çocuk, mangal yakıyordu.Bu işte ustaydı.Ateşi kendi yakar,etleri kendi pişirirdi. İşine karışılmasından hoşlanmazdı. Salata ve mezeler ise karısındandı.
Bazı geceler bara gider,körkütük sarhoş olana kadar içer,eğlenirlerdi.
Bazı geceler de, sadece birbirlerinin olmak isterlerdi. Saatlerce sevişir,birbirlerine doyamazlardı. Her gece, birbirlerine ilk defa dokunuyormuşçasına tutkuyla sevişirdi onlar.
Ertesi sabah, çocuk çoktan kahvaltıyı hazırlanış olurdu. Bu onun içinden gelirdi. Bir sevgi gösterisi,bir jest değildi.Ama bu, kızı çok mutlu ederdi.
Balayından döndüler ve her günleri, balayı gibi geçti. İki tane kız çocukları oldu.İkizdi bu kızlar. Kıvır kıvır saçları,güneş gibiydi.
''İsimleri ne olsun hayatım?'' dedi Sinan hüzünle.''Boşver. Hayal kurmayalım artık.Uyumak istiyorum.''dedi Sinem.
Ağlıyordu. Ağlıyorlar,birbirlerine belli etmemeye çalışıyorlardı.
Hayal kurmak çok güzeldi,fakat bazen can yakıcı olabılıyordu.Bu noktayı hatırladıklarında çok geç olmuştu...
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
Bir balayı.
Aylardan temmuz ayıydı.
Güneş,tepede,en tepedeydi.Hava çok sıcaktı. Antalyada,ormanlık alanın tam ortasında bir ev vardı. Balayı için orayı seçmişlerdi.
Düğünleri, bir önceki gün,büyük bir kutlama, coşku içinde kutlanmıştı.Herkes oradaydı.Aileleriyle barışmış,kaçmaktan vazgeçmişlerdi. Artık,hiçbir sorun yoktu.
Sadece ''Mutluluk'' vardı.
Hep bunu istemişlerdi. Mutlu olmayı,evlenmeyi ve, sorunsuz bir yaşam sürmeyi...
Sabretmiş,başarmışlardı.Artık,aşkları için savaşmaları gerekmiyordu. Sadece,birbirlerine tüm yaşam boyu ait olmayı istiyorlardı.İstedikleri avuçlarındaydı artık.
Arada sırada plaja inip güneşleniyorlar,denizin keyfini çıkarıyorlardı. Kız,denize girmeyi sevmezdi. Balayı için bir haftalığına tuttukları evin havuzu, onu daha çok cezbetse de, kocası için, onu kırmamak için denize de giriyordu.
Akşama doğru,ormanda yürüyüş yapıyor,temiz havanın tadını çıkarıyorlardı.
Evlerinin oldugu bölge ormanlıktı.Bu yüzden,daha serindi. Ormanlık alandan bir ev seçmelerinin sebebi de buydu.
Ahşap bir evdi. Çok büyük değildi.İki odası vardı. Salonu,iki oda büyüklüğündeydi. Oldukça modern bir salondu. Kalabalık değildi. Köşe koltuk,televizyon ve sehpa vardı. Balayı evleri,kendi evlerine çok benziyordu.Kalabalığı sevmezlerdi.
Mangal yapmayı severlerdi. Her akşam çocuk, mangal yakıyordu.Bu işte ustaydı.Ateşi kendi yakar,etleri kendi pişirirdi. İşine karışılmasından hoşlanmazdı. Salata ve mezeler ise karısındandı.
Bazı geceler bara gider,körkütük sarhoş olana kadar içer,eğlenirlerdi.
Bazı geceler de, sadece birbirlerinin olmak isterlerdi. Saatlerce sevişir,birbirlerine doyamazlardı. Her gece, birbirlerine ilk defa dokunuyormuşçasına tutkuyla sevişirdi onlar.
Ertesi sabah, çocuk çoktan kahvaltıyı hazırlanış olurdu. Bu onun içinden gelirdi. Bir sevgi gösterisi,bir jest değildi.Ama bu, kızı çok mutlu ederdi.
Balayından döndüler ve her günleri, balayı gibi geçti. İki tane kız çocukları oldu.İkizdi bu kızlar. Kıvır kıvır saçları,güneş gibiydi.
''İsimleri ne olsun hayatım?'' dedi Sinan hüzünle.''Boşver. Hayal kurmayalım artık.Uyumak istiyorum.''dedi Sinem.
Ağlıyordu. Ağlıyorlar,birbirlerine belli etmemeye çalışıyorlardı.
Hayal kurmak çok güzeldi,fakat bazen can yakıcı olabılıyordu.Bu noktayı hatırladıklarında çok geç olmuştu...
Gözde/İçimden Gelen Her Şey
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












